Suyumuzun temiz kalması, özgür akması kadar eşit olmasa da adil paylaşılması da çok önemlidir. Onu belki de kendi haline bırakmamız daha doğru olurdu. Ancak insanlık binyıllardır bunu koruyup kollamak adına çeşitli önlemler almaya çalıştı. Suyun kaynağının temizliği, duruluğu, güzelliği bir yana; suyun başını kimin tuttuğu ve  nasıl paylaştıracağı önem kazandı. Bunun mücadelesi hem yerli hem de uluslararası platformlarda kıyasıya verilmektedir. 

Bahsi geçen su, bir ülkeyi ayakta tutan maddi ve manevi kaynakların bütünüdür. Bu sayede halkların yaşam döngüsü sağlanır.   Temel çatışma ise kaynakların nasıl pay edileceği hususundadır. İşte “Pandora’nın Kutusu” o zaman açılıyor. (Pandora’nın Kutusu, Antik Yunan efsanelerinde geçen ve içinde kötülüklerin bulunduğuna inanılan sihirli bir kutudur.  Efsaneye göre Prometheus, Tanrı Zeus'tan gizlice ateşi çalmış ve insanlığa vermiştir. Bu duruma çok öfkelenen Zeus,  insanlıktan intikam almak için Pandora aracılığıyla kutuyu açtırıyor. Kutunun içinden hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya, şehvet, özetle insanları rahatsız edecek ve felakete götürecek bütün kötülükler çıkmaya başlıyor.)

Siyaset, bu işi en iyi ben yaparım, suyun başı benimdir, demenin toplumsal bağlamda karşılığıdır. İkna etme yeteneğinin karşılık bulması sonucunda yetki alınır. Bunun nasıl olması gerektiği bazı kurallara bağlanmıştır. Her ne kadar amaca ulaşmak için her yolun mubah sayıldığı üçüncü dünya ülkelerinde işler böyle yürümese de işin bilimsel boyutunu göz ardı etmemek gerekir. Siyaset kendi özünü yitirip Pandora’nın kutusuna girmiştir artık. Yazılı olmayan yeni kurallar sahnededir.

Kutudan fırlayan benlik kibri, yanında kargaşa iklimini oluşturan kin, nefret, ötekileştirme söylemleriyle birlikte dur durak demeden koşuyor. Kankaları ırkçılar, din tüccarları, feodal ağalar, derin yapılanmalar ve mafyatik unsurlarla birlikte her zaman aklın, mantığın, ahlakın, etiğin ve bilimin önüne geçebilmeyi başarmıştır. Siyasetin yeni tanımı ne olmalı diye düşünürken edebiyat dünyası imdadıma yetişiyor. Entrikaları korkuyla birleştirip “Yedi Kocalı Hürmüz’le,  Yedi Başlı Ejderha” arasından sıyrılabilme becerisi, diye tanımlamak yeterli olur sanırım. Namık Kemal’in  “Vatan Yahut Silistre” eserindeki Abdullah Çavuş’u hatırladım bir an. Her sözünün sonunda “… kıyamet mi kopar!” derdi. Siyaseti böyle tanımlarsak kıyamet kopmaz herhalde.

İç dinamikler bağlamında hararetimiz azımsanmayacak derecede yüksektir. Hırs, intikam, hakaretler havada uçuyor. Toplanmışız cümbür cemaat suyun başını en iyi kim tutar hesabıyla yakıp, yıkıp, sövüyoruz. Oysa bunun okulu, kaideleri, ilkeleri olduğunu bilsek de oldubitti hesabıyla kim vurduya getirip beraberce olanları, olacakları izliyoruz. Bununla yetinmekle de kalmıyoruz. Kendimize yurt dışından ortaklar bulma hevesimiz hiçbir zaman boğazımızda düğümlenmiyor.  Abdullah Çavuş gibi "Aramıza girseler kıyamet mi kopar," diyerek kucak açıyoruz.  

Küresel güçler ve onlarla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde olan yönetimler “iç ve dış düşman(!) güçler” söylemini çok sevmiştir. Denize düşmeden de yılana sarılmak bu olsa gerek. İktidarların kendilerini temize çıkarmanın en kestirme yolu olmuştur. Bireylerin şahsi gelişim, değişim ve dönüşüm bağlamındaki örüntüsünü bir kalıba sokmanın adımıdır. Onları sahip olduğu kırıntıları kaybetme korkusuyla terbiye edip masumiyet trenine bindirmektedirler. İstemsiz bazı çıkışlar kendi içinde ve yakın çevrenle sınırlı kalması koşuluyla çok da rahatsız edici görülmez.  Ne zaman ki işin seyri toplumsal değişim ve dönüşüm boyutlarına ulaşır, o zaman söz konusu güçler devreye girer. Böylece derin devlet yapılanması, çıkar odaklarıyla birlikte kirli siyasetin yolunu açar. Pandoranın kutusu dört yanımızı sarmaya başlamıştır artık. Yasaklar, işkenceler, zulümler, cezaevleri, idamlar, linçler... Toplumsal terbiyenin taşları bireylerle örülür.

Demokrasi ve insan hakları kavramını sık kullanan yerlilik ve millilik unsurlarıyla kendini çok şey zanneden üçüncü dünya ülkelerinde her zaman bir düşman yaratma zorunluluğu oluşmuştur. Bu sayede toplumu her an diken üstünde tutabilmenin yolu açılmış olmaktadır. Huzurlu bir ortam oluşturma çabasının her an sekteye uğrayabilme endişesi sürekli işletilmektedir. Bu düşman kardeşler halkın hak, hukuk, iş, aş beklentilerinin oluşması ve bunda diretilmesinin durumunda hazır bekletilmektedir.

Düşmancıklar toplumun ülke kaynaklarının eşit, adil ve insani boyutta taleplerinin engellemek için basın yayın organları aracılığıyla da olduğundan korkunç boyutlarda gösterilmektedir. Oysa bu canavarları harekete geçirecek veya durduracak buton her an iktidarların elinin altındadır. Düşman unsurlarımız konjonktüre uygun olarak sırayla harekete geçer. İç siyaset yorulanı dinlendirir. Dinlenen tekrar koşmaya hazırdır. 

Sataşma ve linç kültürünün haiz olduğu çok dilli ve çok kültürlü toplumlarda bu düzen daha kolay işletilir. Suyun başındaki işbirlikçi yapılar kimi siyasilerle ortaklaşıp saplantılı, radikal dinci, feodal ve faşizmi aratmayan ideolojik fikirlerle birlikte her an pusuda beklemektedir. Halkın zor günler geçirdiği dönemlerde her iki düşman da el ele verip davul zurna eşliğinde halaya dururlar.  

İktidarların önlem almak gibi bir dertleri de yoktur.  Şikâyet etmek, serzenişte bulunmak için oradalar sanki. Onlar da halayın kuyruğuna takılmış istemem yan cebime havasında oynayıp dururlar. Bizler de hem ağlar hem giderim, diyen gelin misali halayı izleyip alkış tutarız. Oysa accık özen gösterip temiz insanları seçebilsek, onları suyun başına getirsek kıyamet mi kopar?

MESUT AKÇA