|
Yol üstü bir kahvede oturuyorum. Avurtlarımı patlatırcasına ciğerlerime çektiğim Çelikhan tütününün ağzımdan tazyik ile çıkan dumanlarına, avucumda sımsıkı tuttuğum ince belli bardaktan yükselen demli çayın buğusu karışıyor… Ortam kalabalık ve gündem malum; alışılagelmiş kısır politikalar… Şahsi çıkar eksenli şaşaalı algılamalar... El ense aşağı ruhani yargılamalar... Günü kurtaran sığ vurgulamalar… Oysa ne kadar özlemişim memleketimi… Havasını... Suyunu... Ve toprağını helem!.. Aksak ayaklı tahta masanın yaprak saçaklı örtüsüne dalıyor gözlerim… Dikkatler, anılar tadında yıllara dağılıyor... Hasretler zağlı hançer yüreğimde, vuslatlar beni benden alıyor... Nemrutun kucağında üryan endamıyla doğrulan güneşi, üşüyen yanlarıma sarıyorum... Ellerim katran karası, kirpiklerim çapak, ha gayret tütün kırıyorum… Uykusuzluk ve yorgunluk omuzlarımda bir yığın şelek, iki büklüm belim, başımı sokacak bir delik arıyorum… Derin dağdağasıyla Göksu, heybetini salıyor... Seliyle siliyor doğanın kirlenmişliğini, dalga dalga karanlığı aralıyor... Yer demir, gök bakır, taşlar alyans alyans parlıyor… Akıntının girdabına balıklama dalıyor lastik tumanlı çocukluğum, incecik kumlar saçlarımın arasına doluyor… Vurgun yedikçe azalıyor direncim, yuttukça suları kepaze hayallerim boğuluyor... Bir yanık türkü tutturuyorum elim kulağımda… Rüzgârın eğdiği salkım söğütleri dilli düdük öttürüyorum… İçlendikçe daha bir yükseltiyorum sesimi, köy köy, mezra mezra dinlettiriyorum... Aman gene göz göz olmuş da sinemdeki yaralar Önümde davar, ayağımda şalvar!.. Çoban adım dağları arşınlıyorum… Açlıktan kırılmış süt kuzularım, kasılmış karınlarından, kısalmış kuyruklarından anlıyorum... Hükmümce asılıyorum yüksek dallı yapraklara, yerde gövermiş otları parmaslıyorum... Uzandıkça budaklar geçiyor, dikenler batıyor nasırlı ellerime, acıyla yokluğun sağır kulaklarını tırmalıyorum... Güç bela koparabildiklerimi avucumla sunuyorum meleyen ağızlara, çağın çarpıklığına inat, tuz yerine terimi salıyorum... Yorgunluğumu alıyor yüzümü yalayan diller, gururla başı dik, alnı beşik koçlarımın sırtını sıvazlıyorum... Neden sonra, dirseğini döşüme dürtüyor yalanı zincir Dayı... “Yiğen” diyor yanakları pancar Dayı… “Hayırdır daldın gittin, sen niye konuşmuyorsun?” Ulema edasıyla devam ediyor kaymağı acar Dayı... “Galiba politikadan anlamıyorsun!..” “Siyasetten bîhabersin herhalde!..” Gevrek hatlarıyla zevkten mayışıyor hicvi mıcır Dayı... Oysa kafamda çıkın çıkın memleket… Var olma savaşında vakarlı duruşu Halkımın… Ve yatağının başucunda yapayalnız sahipsizliği… Ve gözlerini karartmış yiğitliği… Ve aman dilemez mertliği... Suları akmaz, yolları çıkmaz, şire pazarında sinekler mazbatası fakirliği… Hayat okulunun ABC’si sancılar, eğitim eşitsizliği köhnemiş düzenin... Ve tek derslikte toplanmış sınıf sınıf cahilliği… Yediğine içtiğine, ektiğine biçtiğine karışılmış... Lokması sayılmış öğün öğün, bir deri bir kemik bırakılmış... Asırlarca kullanılmış dini bütün saflığı ahh!.. Tüylendikçe yolunmuş kolu kanadı, koynunda ve kursağında ne varsa boşaltılış... Dudaklarımda acı tebessüm, yanaklarımda salınan asi yaşlar, vurdumduymazlığa gocunuyorum... Yaram boğazımda düğüm, kanım içime akıyor, yutkunuyorum... Okuduğum külliyatlar geliyor aklıma, cilt cilt kalın kitaplar... Sistemler, düzenler, kalıplar... Çaresizlik içinde kıvranıyorum... Birilerinin sürdüğü saltanatı düşünüyorum... Ötekilerin çektiği eziyeti, muhatap kaldığı zihniyeti ve yaşadığı mağduriyeti... Öfkemden sabrıma tutunuyorum... Kundaklanmış harman gibi yanıyorum uğrun uğrun, soluğu kesilmiş can gibi uğunuyorum... Anlayacağı dilden: “He yaa!” diyorum fikri bücür Dayı... He yaa!.. Şahsiyeti tüccar Dayı… He yaa!.. Keyfi gıcır Dayı... He yaa!.. Hee!.. He!..
|