Hayatımız boyunca isteyerek yaptığımız ve sonrasında pişman olduğumuz çok konu var. Bunların başında hiç kuşkusuz “seçme” hakkı vardır. Önce seçer, sonra seçtiğimize bin pişman oluruz. Bu pişmanlık bazen “oy vermediğin” için olur, bazen “oy verdiğin” için.

1980 darbesi öncesinde en çok duyduğumuz yakınmalardan birisiydi; elim kırılaydı da vermeyeydim!
Özellikle yaşlı insanlarımızdan bu sözü çok duyardım.
Her gelen zamda, her yoklukta, her kıtlıkta insanlar desteklediği, gönül verdiği, çalıştığı veya sadece oyuyla sandıkta icazet verdiği partisinden şikâyetçi olurdu.
Şikâyetçiler ikiye ayrılırdı; iktidardayken şikâyetçi olanlar ve iktidara geldiğinde şikâyetçi olanlar.
Sonuçta bir koalisyonlar hükümetiydi iktidardakiler ama ya CHP baştaydı, ya Adalet Partisi…
Süleyman Demirel başbakan olduğunda Adalet Partililerin “elim kırılaydı da vermeyeydim!” yakınmalarını duyardık, Bülent Ecevit başta olduğunda ise CHP’lilerin…
Çünkü her ikisi de, yanlarına aldıkları bir üçüncü ortakla birlikte “idare etme” değil, “idare edememe” üzerine programlanmışlardı.
Zam vardı, zulüm vardı, yokluk vardı, kıtlık vardı.
Kurumlarda insanlar, insan yerine konmazdı.
Toplumun bir kesimi her zaman üstündü, diğer kesimin önemi dahi yoktu.
Meydanlarda “Benim köylüm, benim işçim, benim memurum” derken bile “zulmettiklerini” sayanlar vardı.
Bizden kesilen vergiler; yol, su, elektrik olarak dönmezdi.
Yolsuzluk almış başını gitmişti.
Rüşvet, işi kestirme yoldan çözmenin tam adıydı.
Hamili kart yakinimdir” diye elinize geçirdiğiniz kartla açılmayan kapıları açardınız, etrafa başarısızlık saçardınız.
Çünkü liyakat, sadece “kendi partilisi” olmasıydı.
Her ay muntazaman kesilen SSK Primleri, zulüm olarak dönerdi.
Doktor sırası beklerken fırça yerdiniz, muayene olurken fırçanız hazırdı, ilaç kuyruğunda fırçasız olmazdı ve alamayacağınız ilaçlar, bulamayacağınız şifa size yük olarak dönerdi.
Allah korusun ameliyatlık bir işiniz olduğunda birkaç maaşı “bıçak parası” diye verirdiniz.
Düşünemezdiniz, düşündüğünüzü ifade edemezdiniz…
Gönlünüzden geçemi kaleme alamaz, haykırmak ise asla mümkün olamazdı.
Ana dilinizle konuşmak, sadece Türkçeye mahsustu, diğer diller “yer altına” inenler arasındaydı.
Genelde yoksulduk, genelde işsiz…
Zaten parası olana da “yok” olan ürünler vardı; yağ, şeker, çay, tüpgaz ve gazyağı kuyruğunda ömür tüketenler çoğunluktaydı.
Devletin bütün kademeleri “sol görüşlü” insanların elindeydi.
Sanat camiasından olmak için de “solcu” olmak tek geçer akçeydi.
Döviz bulundurmanın suç olduğu zamanlardı o zamanlar…
Her şey “kaçak”tı ve kaçağın cezası ağırdı.
Bir tabaka tütün için bir ay insanlar cezaevine atılırdı, ömür beş pula satılırdı.
Polisin eline düşmek, “meçhule” düşmenin ilk kapısıydı.
İşkenceden ölmezsen eğer, failin meçhul olurdu, kimliği belli olduğu halde.
Kırmızıçizgileri vardı hükümetlerin, ülkede yaşayan herkesin.
Kimin hangi sınırları kullanacağı, nereye kadar erkeklik taslayacağı belliydi. Aksinde ordusuyla, medyasıyla darbe kaçınılmazdı.
Derin devlet her yerdeydi; bir gölge gibi takip edilirdik ve çok önemli lafları karanlıklarda söylerdik.
Asker ve polis, tüm halkın korkulu rüyasıydı; mahkemeye düşsen bir daha çıkamazdın.
Birilerini görmek, dosya arasına hatırı sayılır paralar koymak gerekirdi.
Yaşamak için “dayın” olacaktı ve köprüden geçene kadar kime “dayı” diyeceğini iyi bilecektin.
***
AK Partiyle birlikte bütün bunlar geride kaldı.
Elbette bazıları halen geçerli ve bazıları ilelebet geçerli de olacak.
Ancak “alışkanlıkların yasa hükmünde sayılması” dönemi, birilerine çok büyük güç katıyor ve insanlar bu gücün altında eziliyordu.
Dürüst olduğu halde, bunun cezasını çekmenin açmazıyla karşı karşıyaydı.
Aldığı ücretle aynın sonunu getiremeyenler, iğneden ipliğe gelen “mutat” zamlarla belini bir türlü doğrultamazdı.
Ama şimdi çok şey değişti.
O günün anlayışının üzerine tek bir fark koyamayanlar, bugün “o günlere dönmenin özlemiyle” yanıp tutuşuyor.
Bunların başında CHP geliyor.
Neden bir türlü iktidara gelmediğini anlama kapasitesinden bile yoksunlar. Çünkü farkına varsalar, belki düzeltme yolunu seçecekler.
Allah korusun, ellerine bir fırsat geçse, o günleri hayatında hiç yaşamamış olan yeni nesli de, bizle birlikte zor günler bekliyor demektir.
Ve o zaman elim kırılaydı da vermeyeydim, diyen sayısında o kadar çok artış olur ki, Allah muhafaza!
 
Tweetimden seçmeler
Oy vermenin 2 rahatlığı var; beğendiğin partiye destek vermek ve hesap sorma şansını yakalamak. En büyük rahatlıksa "zalime karşı" oy atmak!