Bu sanal kulüp akla gelen en büyük organizasyondur. Üye kaydı yapılmaz. Doğal üyeleri vardır. Kendiliğinden girip çıkarsın. Çıkma işi herkesin harcı değildir elbet. Ciddi anlamda cesur olmalısın. Yetmez tabii bir o kadar da iradeli ve karakterli olmak da gerek. Bu tipler zaten kulüpte yeterince barınamazlar. 

Korkaklar, milyonlarca olmalarına rağmen sayıları her geçen gün misliyle artmaktadır. Bir de her kesimden insanın olması kulübe renk katmıyor değil. En zengininden en fakirine; okuma yazma bilmeyeninden, profesörüne, amirine, memuruna; savcısından, hâkimine kadar ne ararsan var. Korkuyor olman yeterli. Hele de mal mülk; makam mevki, iş aş gibi kaybedecek şeylerin varsa en baba korkak sen olursun. Verilen talimatları sorgusuz sualsiz alkışlarsın.  Bir de sesin az çıkacak. Başını öne doğru eğip ellerini önünde birleştirdin mi bu iş tamam. Cesurlara karşı da cevval, acımasız olmayı da unutmayacaksın. Kitap okuma ve karşılıklı tartışmalardan mümkün olduğunca uzaklaşmak da yerinde bir davranış olarak kabul edilir.

Tabii bu kulüp öyle kolay kurulmadı. "Aman ha, sahip olduklarının kıymetini bil." denerek atıldı tohumları. Şiddetle, baskıyla, açlıkla, sulandı. Öcülerle sarıldı dört yanı, hem de zebanilerle dört koldan. Böylece her geçen yıl büyüdü korkularımız dallandı, budaklandı. Etle tırnak oldu. Ve zaman gururlu olduğumuz kadar ürkek, mazlum ve acınası olduğumuzu gösterdi.

Kulüp sayesinde büyütülen korku ile küçüldü umutlarımız. Yan yana, at başı yürütüldü yıllarca. "Sabırlı olmalı insan, çok güzel şeyler olacak, ha gayret, üç beş yıla güllük gülistanlık memleket..." masallarıyla  -uyu…- avutulduk!.. Atalardan kalan sabrın sonu, selamete varamadan göçüp gittiğini anlamak istemedik. İçimizdeki korku tohumları filizlendi. Zehirli sarmaşık misali sardı bedenimizi. Bizi idare eden akıl ve mantığımız değil de korkularımız oldu. Adımlarımızda onun tedirginliğini hisseder olduk. Öyle ki kazanmak mucizeyle eş değer hale geldi. 

Korku kulübünün inanılmaz bir gücü var. Hele de zayıf karakterler için. Onlar için çok şey yapmana gerek kalmadı. Parmak sallamak, kaş çatmak yetti de arttı bile. Sonrası aç ağzını yum gözümü… Yalnız rüyanda karakterinin nasıl evrim geçirdiğine şahit olursun. Böylece korku bir yönetme yöntemi haline gelir. Yönetilmenin hazzını yaşarsın. Ve aba altından sopa göstermenin kudretini yaşar Titanlar. Sen de korkuyla beraber sinersin. Sinmek; olanı, olabilecekleri istemese de kabullenmek değil midir? Fikrinin hiçbir hükmü yoktur. İradeni ortaya koyamazsın. Bir nevi bozuk parasın, emir kulu, kölesin. Taşıdığın beyin hiçbir anlam ifade etmez. Bildiğin talimatları uygulayan robotsun. Kulübün en sevdiği tipsin aslında. Kendini varmışsın gibi gösterme şirinliği yapar durursun.

Bu tiplerle ilgili Selahattin Batu çok güzel söylemiş: “Kararsız, ürkek, çekingen, mızmız insanlar vardır. Bunlar ne iyi, ne kötüdürler. Ne hayra ne şerre yararlar; kokmaz, bulaşmazlar. Belli bir sıcaklıkları olmayan ılımlılardır bunlar, insanı kızdırır, tedirgin eder, hatta delirtebilirler. Omuzlarından tutmak, itmek, sarsmak isteriz böylelerini! Çünkü konuşmaları gerekirken susarlar, yürümeleri gerekirken dururlar ya da susmakla konuşmak, durmakla yürümek arasında sallanırlar. Yargı güçleri yoktur sanki iyi diyemezler, kötü diyemezler, çirkin diyemezler, bir hayır ya da evet sözü çıkmaz ağızlarından. Oysaki en büyük hürlüğümüz budur bizim: Bir evet ya da hayır diyebilmek…” İşte “Var mısın, yok musun?” seni sen yapan iraden değil midir?  Bu tipler var olduğunu sanan aciz, sünepe, doğada sadece hacimden ibaret olan canlılardır. Yaralı parmağa işemezler, serzenişlerini kendilerinden başka kimse duymaz.

Kulüp için bunları bulmak zor değildir. Arama tenezzülünde dahi bulunmazlar. Onlar her ortamda kendilerini belli ederler. Her yere yayılmışlardır zaten. Korkudan elleri titrer. Tuttukları çanağın yönünü her an değiştirebilirler. Yanı başımızdadırlar, kaçmaya müsait bir mesafeleri de vardır. Sık sık başlarını emme basma tulumba gibi salladıklarını görürsün. Yerine göre uyanık davranırlar. Hemen herkesi bu cingözlüğünün bir parçası haline getirmeye çalışmaları da akıllıca. Hatta daha ileri gidip korkak tutumu saflıkla birleştirmeleri Şener Şen’e taş çıkartır. Peki kim bunlar, kimdi bunlar, kimdir bunlar, kimdi, kimdi, kimdi?.. 

Cevabı hiç de zor değil aslında. Samimiyet terazisi şaşmamış herkesin başta kendiyle ve çevresiyle yüzleştiğinde kim ve kimler olduğunu görebilecek. Kralın çıplak olduğunu söylemek için çocuk masumiyeti kadar çocuk gerçekliğine mi ihtiyacımız var? Kimsenin burnunun uzamayacağına inanmamız gerekiyor artık. İnanmak mı istiyoruz yoksa kandırılmaya mı alıştık… Bu ikilem arasına öyle sıkıştırdık ki vicdanımızın sesini; attığı çığlıkları dahi duymazdan geliyoruz.

Korkunun esiri olmuşsan bir kere iktidarların en yaygın kullandığı araçsındır. Belki de bir süre sonra ikiyüzlülük ve çıkarla birlikte mevki sahibi dahi olabilirsin. O kadar korkmuşundur ki etrafındakilere korkunun muazzam şehvetini anlatırsın. İkna etme, fikir yürütme kabiliyetin zamanla yok olur. Demokrasinin araçlarını kullanmak hem maliyetli hem de zor gelir.  Biliyoruz ki bireyler ve toplumlar, sahip oldukları maddi ve manevi ögeleri gözlerinde, zihinlerinde ve kalplerinde önemsedikleri oranda hayata bağlanırlar. Bunu bilen korku bezirgânları politikasını, enerjisini, bilgisini, istihbaratını bu zemin üzerinden yapılandırır. Bunun için maşaya ihtiyaç vardır. Korkak ve sorgusuz biat ediyorsan bu iş için biçilmiş kaftansın. Yakın zamanda jurnalciliğe başlarsın. Kuyusunu kazdıkların sayesinde kıçın tavana kadar yükselir. Aldığın aferinlerle yedi kocalı Hürmüz’e dönersin. Söylenen gerçekleri duymazdan gelecek kadar arsızlaşmışsındır. Böylece karaktersizlik karakterin olmuştur.

Toplumların da karakteri vardı. Değişmez desek de zamanla değiştiğine şahit oluruz. En olmaz dediğimiz şeylerin dahi sindirildiğini görebiliriz. Toplum yapısındaki değişimi görmek için üniversiteler bitirmeye de gerek yoktur. İki farklı pencereyi gözümüze soktular. Birinde pembe hayaller görürken diğerinde toplumsal çürümenin yaydığı kokuyu duyumsarsın. Popülist yaklaşmak gerçeklerle yüzleşmekten kaçmaktır. Bunun için yaşayanların mutluluk endeksine, geleceğe dair hayal kurup kuramadığına bakmak kanımca yeterli olur. Korkuyu duyumsamak bir nevi gerçekleri gizlemek değil midir? İçimizde, yüreğimizin derinlerinde bunu hissediyor muyuz? Televizyon ekranlarında, haber programlarında korkunun izlerini görmek mümkün sanırım. Evet endişeliyiz. Bilmediğimiz, farkında olmadığımız şey ise korkaklığımızın endişeyi büyüttüğü gerçeğidir.

Korkuyla dizginlediğimiz özgürlük, cesaretle ortaya çıkar. Cesur insanlar sayesinde özgür düşünce korkunun esaretinden kurtulur.  Bunun da eğitimle olduğu kadar eğitmenle de doğrudan bir ilişkisi vardır.  Sinen insan, cesur bireyler yetiştiremez. Baskının, korkunun olduğu yerlerde bilim, kültür, sanat hatta insanlık adına yürütülen tüm değerler de gerileme olur. Toplumsal çürüme öyle bir hal alır ki tüm ahlaki değerler yerle bir olsa da kimsenin gıkı çıkmaz. Hele de sözde demokrasilerde gizli bir dikta rejimi söz konusudur.  Korku öyle bir perdelenir ki her şeyin en iyisini yaşıyormuşuz algısı yaratılır. Orada tarih ve insanlık eski değerlere yeni manalar yüklenerek tekrar yazılır. Meğer biz neymişiz hissiyle kalkarız şaha. O toplumun gururlu bireyi olarak demokrat, bilimin, sanatın, tek dişi kalmış medeniyetin sarsılmaz son neferiymiş gibi savaşırız. Çürümenin sinsi yönünü görsek de umursamayız o zaman. Kendi yarattığımız düşmanı alt etmenin üzerine içeriz çayımızı. Ardından keyiflenir, sloganların ardına sığınarak katılırız sürüye. Nasılsa orada matematik bulamazsın. Sanat ve edebiyat yoktur. Felsefe desen hak getire…

MESUT AKÇA