İnsan türüne belki de olduğundan çok daha fazla anlam yüklüyoruz.
Kimi zaman kendimizi öyle bir kutsallaştırıp dev aynasında görüyoruz ki; dünyayı birlikte paylaştığımız diğer tüm canlılar önemini yitiriyor.
Bazen durup dürüstçe sormak gerekiyor: İnsan gerçekten o yücelik vasfını taşıyor mu, yoksa bu yüceliği hak etmiyor mu? Bunu değerlendirmek çok da zor olmasa gerek; iyi bir gözlem yanında, küçük bir sebep-sonuç ilişkisi kurabilmek yeterli.
Yücelik atfettiğimiz bu tür; yüzyıllardır doğaya, ağaca, hayvana, hatta dönüp kendi cinsine acımasızca zarar veriyor. Teraziye koyunca net bir şekilde görebiliyoruz.
Dünya bizimle kazandı mı, yoksa kaybetti mi?
İşte bu yüzden ciddi bir ayrıma gitmek zorundayız artık. Demek ki insan olmakla insanlık mertebesine ulaşmak birbirinden çok farklı. Bu iki kavram birbirine yakın göründüğü kadar; fikren ve ahlaken de bir o kadar uzak iki ayrı dünya...
İnsan, biyolojik bir tür olarak dünyaya gözlerini açtığında, onu diğer canlılardan ayıran o kadim yolculuk da başlıyor. Arthur Schopenhauer, "İnsan, temelde vahşi, korkunç bir hayvandır. Biz onu sadece medeniyet dediğimiz şeyle dizginlenmiş ve kafese kapatılmış haliyle tanıyoruz" der. Sahi, sadece içgüdüleriyle hareket eden bir varlık mıyız, yoksa o büyük insanlaşma sürecinin birer yolcusu mu?
Sanıyoruz ki biyolojik gelişim bittiğinde her şey bitti. Oysa bu evrim her doğumla birlikte, zihinsel boyutta sıfırdan başlıyor. Üstelik bu yolculukta sadece ileriye gidişler yok; her ahlaki çöküşte geriye gidişler de sonuna kadar mümkün.
Biz ancak kültürle, sanatla, ahlakla ve en önemlisi "birlikte yaşama" ilkeleriyle o ilkel geçmişimizden uzaklaşabiliyoruz. İnsanlık mertebesine ulaşmak, kendi dışındakilerle, doğayla, hayvanla ilgili iyiye ve güzele dair bir tasarruf kullanabilme yetisiyle başlar. İşte ancak o zaman, o biyolojik gövdenin içindeki insan olduğumuzu hatırlıyoruz.
Günlük hayatın telaşı içinde, bazen bir vahşete tanık olunca öfkeyle “insanlıktan çıkmış” diyoruz birine. Bazen de küçük bir kibarlık karşısında gözlerimiz parlayarak “insanlık ölmemiş daha” diye seviniyoruz.
Bu iki deyim hafızamızda öylesine yer tutmuyor aslında. Her biri, insanın içindeki o iki uçlu büyük savaşı, o derin çelişkiyi yüzümüze vuruyor. Biz farkında olsak da olmasak da, gün içinde attığımız her adımda, karşılaştığımız her olayda bu deyimlerle aslında insanla hayvan arasında anlık bir değerlendirme yapıyoruz.
Sırtımızda, her saniye hassasiyetle tartan, bizi sürekli denetleyen o ağır "insanlık terazisini" taşıyoruz. Hayatın içinde şahit olduğumuz her durum, sergilediğimiz her davranış, biyolojik gelişimimizin ötesindeki o asıl zihinsel gelişimimizi bize yeniden tanımlatıyor.
Attığımız her adım, bizi ya o eski, kaba dünyamıza geri fırlatıyor ya da insanlık basamaklarında bir adım yukarı taşıyor.
İşte bu yüzden, o terazinin her şeye rağmen insanlık tarafında kalabilmesi hayati önem taşıyor. Çünkü karşılaştığımız olaylar, sergilediğimiz davranışlar, konuşmalarımız ve anlık tepkilerimiz bize her zaman bu iki uçtan birini tercih ettirecektir.
Bazı zor durumlarda kişinin kendisini vahşileşmek zorunda görmesi ve toplumun bunu kabul edilebilir bulması hiç de masum değildir. "Şartlar bunu gerektirdi, o an benim de hayvanlaşmam normaldi" demek veya bunu birilerine dedirtmek sadece ucuz bir kaçıştır.
Koşulların arkasına gizlenerek çiğliği meşrulaştırmak, insan olma sorumluluğundan sıyrılmayı tercih etmektir. Çünkü insanlık, genlerle babadan oğula geçen hazır bir miras değildir. O düzey; her gün, her kriz anında yeniden kazanılması gereken ahlaki ve vicdani bilinçtir.
İşin en acı tarafı ise bu medeniyet maskesinin, ilk kriz anında, ilk öfke patlamasında tuzla buz olmasıdır. Trafikte küçücük bir yol verme tartışmasında hemen levyeye sarılıyorsan, ağız dolusu küfürlere sığınıyorsan; evde, sokakta gücünün yettiğine şiddet uyguluyorsan insanlık evrimin tamamlanmamış demektir.
Kendinden zayıf gördüğünü maddi manevi ezmeyi, ona öfke kusmayı bir güç gösterisi sanma eğilimi; içindeki o ilkel, o evrimleşmemiş hayvanın çaresizce dışarı fırlamasından başka bir şey değildir.
İnsanlaşmak ne giydiğimiz değil; öfkemizi kontrol edebilme becerimizle, trafikte, sırada, sokakta sergilediğimiz o ortak yaşam ahlakıyla ölçülür.
İnsan, yalnızca biyolojik bir gövdeden ibaret değildir; onu asıl var eden, içindeki yönetim merkezidir. Akıl ve irade, bedenin o vahşi ve bencil dürtülerini kontrol edebildiği sürece o canlı insanlaşır.
Eğitilmemiş bir zihin, en nihayetinde içgüdülerin kölesi olmaktan öteye geçemez. Ne zaman ki akıl, o ilkel arzulara hükmedip "dur" diyebilir, işte insanlaşma mucizesi o eşikte başlar.
Peki, dönüp bugünün dünyasına baktığımızda ne görüyoruz? Sokakta, trafikte, sosyal medyanın zehirli dehlizlerinde zihinsel, ahlaki ve medeni evrimini henüz tamamlayamamış, saçma sapan tavırlarla karşı karşıyayız her an.
Büyük laflar eden ama ilk kriz anında bir hayvana dönüşen modern zaman cüceleri değil miyiz sahi? Oysa insanlaşmanın en büyük göstergesi; körü körüne içgüdüyle hareket etmek yerine, duracağı yeri bilmek değil midir?
Yaş aldıkça eğitilmeli ve o ilkel, hayvani dürtülerinden sıyrılıp insani bir yapıya bürünmesi beklenir insanın. Ama gelin görün ki sokaklar, hâlâ içindeki o vahşi canavarı zapt edememiş insanlarla dolu.
Çocukluktan sıyrılıp yaşlılık boyutlarına geliyor olmak insanlaşmayı katmerlemeliyken, maalesef bu evrim bazen tersine doğru gidiyor. Bunun en net kanıtı da birini kaba söz ve tavırlarla aşağılama çiğliğidir.
Kendini yetiştirememiş bir kişi, sırf kendi ezikliğini ve yetersizliğini gizlemek için başkalarını aşağılamayı bir marifet sanabiliyor; herkesi kendi çamuruna, kendi ayarına çekmeye uğraşıyor. Elbette aşağılanan tarafta olmak can yakar; ancak karşındaki ne kadar çirkinleşirse çirkinleşsin, o hayvanca tepkilere teslim olmayıp kendini kontrol edebilmek, bizi o çiğ kalabalıktan ayırıp insanlığa taşıyacak yegâne medeni tutumdur.
İşin aslı medeniyet, insanın kendini kontrol edebilme becerisinden başka bir şey değildir. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden, yalanı gerçekten ayırt edebilmek ve her şeyin ötesinde; kendi zihnini o ilkel dürtülere karşı kontrol edebilme gücüne sahip olabilmektir.
Sokrates’in o meşhur sözünü hatırlayalım: "Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir." İşte tam da bu yüzden, o hayvani dürtüler zincirini kırıp kendimize "DUR" diyebilme becerisidir bizi asıl insanlaştıran unsur. Davranış biçimlerimizdir bizi ayıran; hem birbirimizden hem de doğadaki diğer türlerden.
İnsanlaşmak, sadece vahşi dürtülere set çekmekten ibaret kaba bir savunma hattı değildir elbette. Gerçek insanlaşma; hayata gülmek, gülümsemek ve bir başkasını güldürebilmek gibi saf bir estetik değerle ruhu taçlandırmaktır. Yaşama ve yaşamaya değer katma gayretidir.
Bu dünyada sadece hayatta kalma içgüdüsüyle nefes alan bir canlıya inat; sanata sığınmak, müzik yapmak, bir şiir yazmak hatta o şiiri okumak dahi insanı inceltir, insanlaştırır.
Bilim bizi hayatta tutar, ahlak bir arada yaşamamızı sağlar ama bizi asıl o hayvani çamurdan söküp alan, ömrümüze zarafet ve neşe katan sanatsal uyanıştır. Kalbini bir mısrayla titretemeyen, bir tebessümle dünyayı güzelleştiremeyen insan, gardırobu ne kadar lüks olursa olsun noksan kalmıştır.
İmmanuel Kant, "İnsan, eğitilmesi gereken tek yaratıktır" derken insanın kendi ahlakını, kendi vicdanını eğitmesinden bahsediyor. Kendi ahlakını eğitememiş bir insan, lüks markaların arkasında sadece giyinmiş bir hayvandan ibarettir aslında.
Ne yazık ki bugünün insanı, dış görünüşüne harcadığı mesainin binde birini o içsel insanlaşma sürecine harcamıyor. Cebindeki akıllı telefonla medeni olduğunu iddia etmenin o büyük yanılgısı içindeyiz.
Çevresine kör, komşusuna sağır, toplumsal ahlaka yabancılaşmış bu kitle, insanlaşma merdiveninin henüz ilk basamağında debelenip duruyor maalesef.
Gerçek insanlık, gücün yettiğinde değil, tam aksine haklıyken ve güçlüyken bile o gücü kontrol edebilme asaletidir.
Bir hayvan avına sadece aç olduğu için saldırır; peki ya çıkarı, egosu, sadece daha fazla tüketmek için karşısındakini ezen varlığa hangi medeniyet tanımını yakıştıracağız? Bu, doğadaki canlılardan daha aşağı bir seviyeye gönüllü olarak inmektir. Kendini kontrol etme iradesini kaybetmiş her birey, toplumun içine salınmış canlı bir bombadır aslında.
Doğduğumuzda bize yüklenen o insan sıfatını, insanlık düzeyine ancak sergilediğimiz ahlaklı davranışlarla çıkarabiliriz. Seçimlerimiz, konuşma üslubumuz, bir başkasının hakkına duyduğumuz saygı ve kendimize söyleyebildiğimiz o asil "dur" kelimesi bizi biz yapan, bizi o karanlık uçurumdan kurtaracak olan yegâne güçtür.
Sadece bir tür olarak hayatta mı kalacağız, yoksa insanlaşma mucizesini kendi benliğimizde büyütecek miyiz? Çünkü asıl mesele, aynaya baktığımızda biyolojik bir gövde mi yoksa o gövdenin içinde bir 'insan' büyütebiliyor olduğumuzu mu görebilmektir.
Mesut AKÇA