Toplum hasta mı?

Abone Ol

Hafta içi bir sabah uyandığımızda boğazımız biraz şişse hemen ıhlamura sarılıyor, başımız dönse doktora koşuyoruz. Böbrekte taş, eklemlerde sızı ya da sıradan bir grip... Biyolojik bir aksama yaşadığımızda adeta yer yerinden oynuyor; 'hastayım' diyor, rapor alıyor, şefkat bekliyoruz.

Peki, hiç düşündük mü; sağlığımız sadece etten ve kemikten mi ibaret? Sosyal hayatın içinde her gün birbirimize bulaştırdığımız o görünmez salgınlara ne zaman teşhis koyacağız?

Biz aslında toplumca ağır bir nezle geçiriyoruz ama ayakta atlatmaya çalışıyoruz. Yalan söylemek mesela; neden bir "karakter özelliği" deyip geçiyoruz? Yalan, ruhun kanseri değil midir?

Tembellik de bir virüs, sorumluluktan kaçmak kronik bir eklem ağrısı gibi kemirmiyor mu ömrümüzü? Kendini geliştirmemek, kültürden, sanattan, estetikteki o iyileştirici güçten mahrum kalmak aslında bir tür "ruhsal körlük" değil mi?

Sokakta birbirimize kaba sözler savururken, öfkemizi bir zehir gibi boşaltırken ya da barış dururken hırçınlığı seçerken aslında tedaviye muhtaç olduğumuzu görmüyoruz. Çünkü bunları "hastalık" olarak tescillemedik.

Tıp dünyasında gözün, kulağın, kalbin ayrı doktoru var; ama toplumun vicdanını, nezaketini, dürüstlüğünü muayene edecek bir kürsümüz yok maalesef. Ciddiye almıyoruz. Birine kızıyoruz, belki dövüyoruz, bağırıp çağırıyoruz ama o "hali" iyileştirmek için kılımızı kıpırdatmıyoruz.

Belki de en büyük hatayı burada yapıyoruz. Fiziksel hastalıklarımızın kaynağını sadece mikroplarda arıyoruz. Oysa mutsuzluğun, stresin, o geçmeyen baş ağrılarının temelinde sosyolojik ve psikolojik yaralarımız olabilir mi?

Estetikten yoksun bir hayatın, çevreye duyarsızlığın yarattığı o kuraklık bizi içten içe hasta etmiyor mu yani? Asıl var oluş amacımız mutlu olmak değil miydi?

Şöyle bir hayal edelim; sokakta herkesin yüzü gülüyor, insanlar birbirine destek oluyor, yardımlaşmanın o hafifliğiyle adımlıyoruz yolları... Neden bu tablo bize bu kadar uzak? Çünkü teşhisi tam koyamıyoruz? Hemen her şeyi kendi dışımızda aramak da bir hastalık değil mi?

Sahi, en son ne zaman kendi iç dünyamızın ateşini ölçtük? Başkasının yalanına öfkelenirken, kendi küçük beyaz yalanlarımızı birer vitamin takviyesi gibi mi gördük? Trafikte korna çalarken boşalttığımız o zehirli öfkeyi, bir anlık "sinir bozukluğu" deyip geçiştirdik mi?

Belki de asıl mesele, aynadaki o yorgun yüze bakıp "Benim de ruhum biraz öksürüyor galiba" diyebilme cesaretini göstermek.

Ama direniyoruz... Kendimiz dışındaki herkesi "hasta", hatta biraz da "akılsız" görme eğilimindeyiz. Hani anlatılır ya; bir gün bütün akılları pazara çıkarmışlar, "herkes beğendiğini alsın" demişler; günün sonunda bakmışlar ki herkes gitmiş yine kendi aklını satın almış! Bizimki de o hesap.

Toplumsal bir körlükle, kendi kusurumuzu "doğru", başkasının hatasını "veba" sanıyoruz. Kendimizi o kadar kusursuz bir sağlığın sahibi ilan etmişiz ki, etrafımızdaki herkesin "aptallığından" şikâyet ederken kendi vicdan tansiyonumuzun fırladığını fark etmiyoruz bile.

Aslında Epiktetos yüzyıllar öncesinden koymuş teşhisi: "Başına ne geldiği değil, ona nasıl tepki verdiğin önemlidir." İşte asıl hastalık, beynimizin olayları yorumlayıp davranışa döktüğü o karanlık tarafta başlıyor.

Sokaktaki kaba bir söze kaba bir karşılık vermek, sadece bir "karşılık" değil; zihinsel bir bağışıklık çöküşüdür. Bir olay karşısında verdiğimiz her sözlü ve davranışsal tepki, aslında bizim ruhsal check-up sonucumuzdur.

Eğer öfkeyi seçiyorsak zihnimiz iltihaplanmış demektir; eğer nezaketi koruyabiliyorsak ruhumuz hala dirençlidir. Yani mesele dışarıdaki mikrop değil, içerideki tepkinin kalitesidir.

İşte bu yüzden, artık reçetelerin sadece eczane raflarındaki kimyasal ilaçlarla sınırlı kalmadığı bir dünya hayal etmeliyiz. Bir doktorun yanına bir sosyoloğun, bir psikoloğun, bir öğretmenin ve bir aile danışmanının da oturduğu o masada, bize sadece biyolojik haplar değil "yaşam reçeteleri" yazılmalı.

Dürüstlüğün bir tercih değil sağlık kriteri kabul edildiği, kandırmanın ve nezaketsizliğin tıpkı bir virüs gibi tedavi edilmesi gereken ciddi birer vaka olarak görüldüğü kurumsal bir sistem kurmalıyız belki de.

Bu yeni sağlık anlayışında iletişim uzmanlarının "insanca bağ kurma" kürleri yazdığını, "Bu hafta üç akşam tiyatroya gidilecek, her gün bir doz şiir okunup bir türküye eşlik edilecek" diyen reçetelerin havada uçuştuğunu düşünelim.

Şiir okumanın, halay çekmenin ve birlikte gülümsemenin toplumsal bir terapi olarak kabul edildiği gün, sadece bedenimizdeki ağrılardan kurtulmayacağız; asıl var oluş noktamız olan o gerçek mutluluğu da yakalayacağız.

Bizler birer makine değiliz ki; programımız belli olsun, iyi ve güzel olan talimat dışına çıkamayalım. Bizim sınırımız sadece hayallerimiz ve vicdanımız.

Bugün bir karar verelim. Ruhumuzdaki o pası, sosyal hayatımızdaki o kirli öfkeyi bir hastalık kabul edip iyileşmeye niyetlenelim. Umursayalım; görmezden gelmeyip geçiştirmeyelim yani.

"Hooop, dur be sen ne yapıyorsun!" diyen o iç sese kulak verelim. Doktorlar önerelim birbirimize, ama önce kendi hastalıklı yanlarımızı kucaklayarak. Çünkü dürüstlük, nezaket ve sanatla beslenmeyen bir bünye, dünyanın en sağlıklı kalbine sahip olsa da aslında yarımdır.

Mesut AKÇA

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }