İnsan, yeryüzünde yalnızca aklıyla değil, aynı zamanda hayasıyla insandır. Medeniyetler ilimle yükselir; fakat ahlâkla ayakta kalır. Ahlâkın en zarif çiçeği ise hayadır. Haya, insanın Allah'a karşı kulluğunu, kendisine karşı saygısını ve topluma karşı sorumluluğunu muhafaza eden görünmez bir kalkandır. Bu kalkan kırıldığında geriye yalnızca arzularının peşinde sürüklenen bir kalabalık kalır.
Bugün dünyanın en büyük krizlerinden biri ekonomik değildir; ahlâk krizidir. Teknoloji ilerlemiş, şehirler büyümüş, bilgiye ulaşmak kolaylaşmış; fakat insanın iç dünyası aynı ölçüde fakirleşmiştir. Mahremiyet, modern çağın pazarında en kolay satılan meta hâline gelmiştir. Bir zamanlar korunması gereken değerler olarak görülen haya ve edep, bugün kimi çevrelerde "eski", "çağ dışı" veya "özgürlüğe engel" gibi ifadelerle küçümsenmektedir.
Oysa insanı diğer varlıklardan ayıran yalnızca konuşması değildir; neyi örtmesi gerektiğini bilmesidir. Çünkü örtünmek yalnızca bedenle ilgili değildir; bakışın, sözün, davranışın ve niyetin de bir örtüsü vardır. Edep, insanın sınırlarını bilmesidir. Haya ise o sınırları gönüllü olarak korumasıdır.
Kur'ân-ı Kerîm, ilk insanın cennette işlediği hatadan sonra fark ettiği ilk eksikliğin çıplaklık olduğunu haber verir:
"Derken şeytan onların ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi..." (A'râf, 7/20)
Ve yasak meyveden tattıklarında ilk yaptıkları şey, cennet yapraklarıyla örtünmeye çalışmaları olmuştur (A'râf, 7/22). Bu sahne bize çok derin bir hakikati öğretir: Günahın ilk neticelerinden biri, haya perdesinin incelmesidir. Örtünme ise insan fıtratının tabiî bir yönelişidir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise hayanın imanla olan bağını şu veciz ifadeyle ortaya koymuştur:
"Haya imandandır." (Buhârî, Müslim)
Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurur:
"Utanmıyorsan dilediğini yap." (Buhârî)
Bu söz, utanmazlığın insanı her türlü kötülüğe sürükleyebileceğini anlatan güçlü bir uyarıdır. Çünkü haya ortadan kalktığında, nefsi dizginleyecek son kale de yıkılmış olur.
Ne acıdır ki çağımız, teşhir etmeyi başarı; görünür olmayı değer; mahremiyeti ise yük gibi göstermektedir. Sosyal medya platformları, reklam sektörü ve eğlence endüstrisi çoğu zaman insanı karakteriyle değil, bedeniyle ilgi çekmeye teşvik etmektedir. Beğeni uğruna mahremiyet feda edilmekte, takipçi uğruna edep göz ardı edilmektedir. İnsan kendisini tanıtmak yerine sergilemeye; değer üretmek yerine dikkat çekmeye yönlendirilmektedir.
Oysa teşhircilik özgürlük değildir. Gerçek özgürlük, nefsinin arzularına teslim olmamak; insanı eşya gibi pazarlayan kültüre karşı şahsiyetini koruyabilmektir. İnsanın değeri bedeninin ne kadar görüldüğünde değil, şahsiyetinin ne kadar derin olduğundadır. Güneş bütün ihtişamıyla görünür; fakat inci, değerini kabuğunun içinde muhafaza eder.
İslâm'ın emrettiği tesettür de yalnızca bir kıyafet düzenlemesi değildir. O, insan onurunu muhafaza eden bir medeniyet anlayışıdır. Erkek için de kadın için de bakışın, sözün ve davranışın iffetini emreden ilâhî bir terbiyedir. Kur'ân önce erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını emreder; ardından kadınlara aynı çağrıyı yapar (Nûr, 24/30-31). Demek ki iffet yalnızca kadının değil, toplumun tamamının sorumluluğudur.
Bugün çocuklarımız, hayayı aileden değil ekranlardan öğrenmektedir. Ekranlar ise çoğu zaman hayayı değil teşhiri, sadeliği değil gösterişi, iffeti değil tüketimi öğretmektedir. Bu sebeple aileler sadece evlatlarını doyurmakla değil; onların ruhunu, vicdanını ve haya duygusunu da beslemekle yükümlüdür. Çünkü haya küçük yaşta kazanılır; kaybedildiğinde ise geri kazanılması zorlaşır.
Medeniyetler yüksek binalarla değil, yüksek ahlâkla kurulur. Tarih boyunca birçok devlet dış düşmanlarından önce içerideki ahlâk çözülmesiyle zayıflamıştır. Çünkü kaleleri yıkan toplar değil, önce vicdanlarda açılan gediklerdir.
Bugün bize düşen görev, insanları yargılamak değil; hayayı yeniden kıymetli hâle getirmektir. Gençlere utanmanın zayıflık değil fazilet olduğunu anlatmaktır. Edebi baskı değil zarafet, tesettürü yük değil izzet, mahremiyeti korku değil insanlık onuru olarak yeniden ifade edebilmektir.
Unutulmamalıdır ki örtü yalnızca bedeni değil, kalbi de korur. Haya yalnızca gözleri değil, vicdanı da muhafaza eder. Edep yalnızca insanı değil, toplumu da güzelleştirir.
Bir toplumda haya çoğaldıkça güven artar; iffet güçlendikçe aile sağlamlaşır; edep kökleştikçe merhamet çoğalır. Fakat teşhir normalleştiğinde bakış kirlenir, bakış kirlenince kalpler yorulur, kalpler yorulunca toplum çözülmeye başlar.
İnsanlık bugün yeni bir teknolojiye değil, eski bir fazilete muhtaçtır: Hayaya...
Çünkü haya kaybolursa yalnızca elbiseler incelmez; vicdanlar da incelir. Mahremiyet kalkarsa yalnız bedenler değil, ruhlar da çıplak kalır. Ve ruhu çıplak kalan bir medeniyet, ne kadar zengin görünürse görünsün, içeriden çökmeye mahkûmdur.