Suç, Ceza ve Stajla İlgili öneriler

Abone Ol

Ceza davaları ile ilgili “adalet”in ne olduğu, nasıl yerine getirilmesi gerektiği çok öteden beri tüm dünyada tartışıla gelmiştir. Usulle ilgili ispatın ağırlıkta olduğu medeni hukuk davaları bir yana bırakılacak olursa ceza hukuku ile ilgili davalarda bu konu daha fazla önem kazanmaktadır. Verilen kararların “mutlak ispat”a değil, “nispi ispat”a dayandığı ve bu nedenle de iddia, savunma ve karar organlarının her zaman hata yapabilecekleri veya hata yapmasa bile kamuoyunca hatalı değerlendirilebileceği göz ardı edilmemekle birlikte bu iddiaların en aza indirilmesi gerektiği konusunda toplumda fikir birliği olduğunu söyleyebiliriz. Millet adına yargı organlarının verdiği kararların yönetilenlerce de içlerine sindirilerek topluma mutluluk kazandırabilmesi için yönetişimin ağırlıkta olması gereken çağımızda yeni fikirlerin doğması kaçınılmazdır. Yeni doğumlara yol açabilecek bu yeni fikirlere haliyle tepkiler de olacaktır. Çünkü her doğumun sancılı olduğu da tabiatın bir gerçeğidir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi AD Başkanı Prof. Dr. Gülriz Uygur bir dersinde, Cezaevleri İnceleme Komisyonu olarak ziyaret ettikleri cezaevlerindeki tutukluların psikolojik durumlarının hiç iç açıcı olmadığını, ısrarla suçsuz olduğunu söyleyen insanların çoğunlukta olduğunu gördüğünü aktarmıştı. Özellikle tutuklamanın ceza mı tedbir mi olduğu ve süresi konusundaki tartışmalar, İtalyan düşünür Cesare Beccaria’nın Sami Selçuk tarafından çevirisi yapılan Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı eserinde bile 240 yıl önce de yer bulmuştur. Teoride bir tedbir olan tutuklamanın pratikte ve özellikle kamuoyunda genellikle ceza olarak algılanmasının bir nedeni, tutuklu ve hükümlülerin hukuksal statüleri farklı da olsa ilk günden itibaren aynı infaz rejimi uygulanarak aynı bina ve koğuşlarda barındırılmalarıdır. Bu durumun, cezası kısa süreli hapis olan suçlardan sanık tutukluların, cezası uzun süreli hapis olan hükümlülerden aynı koğuşta edinebileceği suç işleme eğitimi(!) ile salıverildiklerinde daha büyük suçların potansiyel faili olmasına sebebiyet verebileceği kuşkusuzdur. Ayrıca tutuklunun da barındırıldığı binanın adı Ceza İnfaz Kurumu olduğundan kovuşturma aşamasında usulen o anlık bağsız olarak da olsa yargıç karşısına çıktığında masumiyet karinesi gölgelenmekte, haliyle bu fiili durumdan yargıcın sanık aleyhine etkilenmesine sebebiyet verilebilmektedir. Çözüm olarak ceza infazındaki amaçlardan biri olan suçluların ıslahı ilkesi, özellikle kapalı kurumlarda adeta unutulduğundan ayrı binalarda hizmet görecek iki kurumdan birinin adı Ceza İnfaz ve Islah Evi, diğerinin adı ise Tutukevi olarak değiştirilmeli, ıslah ilkesine infaz kurumu içerisinde ve hükümlünün salıverilmesinden sonraki serbest yaşamında işlevsellik kazandırılmalıdır. Öte yandan avukat, cumhuriyet savcısı ve yargıçların, makul sürelerle polis ve jandarma gözaltı merkezleri ile ceza ve ıslah evleri ile tutukevleri yönetim birimi ve koğuşlarında da staj yapılması sağlanmalıdır. Bu sayede eğitim amaçlı gözaltı veya tutuklulukta geçen süreler üç-beş gün de olsa bizzat yaşayarak kuracakları empati ile avukat ve savcılar, tutuklama veya tahliye isteminde bulunurken veyahut yargıçlar karar verirken daha ihtiyatlı olacak, tutuklamanın anlamının sadece klavyedeki harflerle sınırlı olmadığı anlaşılacak, profesör unvanını kullanmamaya özen gösteren rahmetli hümanist hocamız Faruk Erem’in deyimiyle “suçlu kazındığında altından insan çıktığı” istisnalar dışında görülebilecek, dini bayramlarda protokol ve basın eşliğinde gerçekleştirilen 5-10 dakikalık sembolik cezaevleri ziyaretleri ile de yetinilmemiş olunacaktır. Yukarıdaki sorun ve çözüm önerilerimi Şubat 2017’de maillerle sunduğum Prof. Dr. Gülriz Uygur, önerileri çok önemli gördüğünü ve hayata geçirme fırsatı olmasını umduğunu, aynı fakültenin Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku AD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Devrim Güngör ise önerilere katıldıklarını bildirince sürekli yazdığım yerel bir gazetede geçen yıl yayınlanan köşe yazımla ilk kez kamuoyunda tartışmaya açmış isem de şu günlerde Adalet Bakanlığınca hazırlanmakta olan Yargı Reformu Strajesisi vesilesiyle güncelleyerek, 65 yaşına kadar edindiğimiz deneyim ve gözlemlerin de ışığında aşağıdaki yeni önerilerle birlikte bu yazımızla daha geniş kitlelerle paylaşmayı uygun gördüm. Şöyle ki; işlenen suçların sıcağı sıcağına ham bilgilerle basında yer almasının ardından “fikri takip” gereği soruşturma ve kovuşturma aşamaları da sonradan yayınlanabilmekte, haliyle kamuoyu olayların daha çok haber değeri taşıyan sonuç kısmı ile ilgilendiğinden ülkede adalet olup olmadığına dair kanaat de dosyadaki delil ve emarelerden yoksun bu ham bilgilerin ağırlıkta olduğu yollarla oluşmaktadır. Oysa savcılık, hâkimlik ve mahkeme kararlarının gerekçeli özetleri belirli sınırlarla da olsa basın açıklaması şeklinde yayınlandığı takdirde bu tür bilgi kirliliği veya olası spekülasyonların önü kesilecek, ülkenin gerçekten bir “adalet devleti” olduğu veya olamadığı yolundaki inanç, daha objektif temelli olacaktır. Ayrıca, güvenlik güçlerinin suç faillerini bulmak için gelişen teknoloji ile birlikte delilleri elde etmede ve değerlendirmede gösterdiği çok başarılı çalışmaların kamuoyunca bilinmesi, suçların ne denli dikkatli işlenirse işlensin faili meçhul kalmayacağının göstergesi olacağından olası yeni suç faillerine caydırıcılık kazandırabilecektir. Suçların ceza miktarları ve daha da önemlisi ceza ve ıslah evinden tahliye edilen hükümlülerin yüzleri buzlanarak ta olsa cezaevindeki zor yaşam koşullarına ait anlatımlarını içeren görüntüleri ile özellikle öfke kontrolü eğitimine dönük videoların kamu spotu halinde televizyonlarda yayınlanması suç sayısını önemli ölçüde azaltacaktır. Şüphesiz ki, suçun fail ve mağdurları ile her iki tarafın yakınlarına ve topluma verdiği zararların, halen yayınlanmakta olan kamu spotu konularından, örneğin sigaranın zararlarından daha az olduğu söylenemez. Son olarak; yargıç ve savcıların daha bağımsız karar verebilmeleri için Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı’nın Ekim 2017 basımı “Hukuk ve Yargı Sistemi Raporu” temalı dergisinde de belirtildiği üzere Anayasa’nın, 1982 yılından beri yürürlükte olan 140/6 maddesinde yer alan “Hakimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.” şeklindeki hüküm değiştirilerek hakim ve savcıların idari yönden de yürütme erkine bağlılıklarına son verilmeli, ilaveten coğrafi teminat ta kazandırılmalıdır. Önerilerimize Adalet Bakanlığı ile Türkiye Barolar Birliğinin yaklaşımları bakalım nasıl olacak?

Mustafa Işıldak 14.02.2019

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi

KAYNAK: hukukihaber.net