Savaş Değil Diplomasi: Türkiye Bu Çatışmanın Parçası Olmamalı!

Abone Ol

Ortadoğu’da giderek artan gerilim, özellikle İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışma ihtimali, sadece bölgesel bir mesele değil; tüm dünyayı etkileyebilecek büyük bir kriz potansiyeli taşımaktadır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun izlediği sert güvenlik politikaları ve İran’a karşı artan askeri söylemler, bölgede yeni bir savaşın kapısını aralayabilecek niteliktedir. Ancak tarihin bize defalarca gösterdiği bir gerçek vardır: savaşlar hiçbir zaman kalıcı barış getirmemiştir. Ya da şöyle diyelim; savaşın kazananı yoktur.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilimi yalnızca güvenlik tehdidi veya ideolojik çatışmalar üzerinden okumak eksik olur. Bu krizlerin arkasında enerji yolları, bölgesel güç mücadelesi, küresel nüfuz savaşı ve büyük devletlerin stratejik hesapları bulunuyor. Bölge uzun zamandır yalnızca bölge halklarının kaderini belirleyen bir coğrafya değil; aynı zamanda küresel güç rekabetinin en sert yaşandığı alanlardan biri.

Son yıllarda uluslararası kamuoyunda gündeme gelen bazı gelişmeler ise dünya siyasetinde güç ilişkilerinin nasıl şekillendiğine dair yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Özellikle Jeffrey Epstein dosyaları ve bu dosyalar etrafında ortaya çıkan iddialar, küresel elitler arasındaki ilişkiler ağını yeniden gündeme taşıdı. Epstein belgelerinde adı geçen bazı güçlü isimler, uluslararası siyasetin yalnızca devletler arası rekabetten ibaret olmadığını; aynı zamanda görünmeyen güç ağlarının da etkili olabildiğini düşündüren tartışmaları artırdı.

Tam da dünya kamuoyu bu belgeleri ve ortaya çıkan ilişkileri konuşurken, küresel gündemin bir anda savaş ihtimaliyle değişmesi dikkat çekicidir.

ABD’de hep Ortadoğu’da gerilimi artıran adımların baş aktörü olmuştur. Bu da bölgede tansiyonu yükseltmiştir.

Böyle bir ortamda Ortadoğu’da çıkabilecek geniş çaplı bir savaşın etkileri yalnızca askeri alanla sınırlı kalmayacaktır. Yeni göç dalgaları, enerji krizleri, ekonomik sarsıntılar ve siyasi istikrarsızlık tüm dünyayı etkileyebilir. Avrupa’dan Asya’ya kadar birçok ülke bu krizin sonuçlarını doğrudan hissedecektir.

Bu noktada Türkiye için en akılcı yol açıktır: Türkiye bu savaşın tarafı olmamalıdır. Türkiye’nin tarihi, coğrafi ve diplomatik konumu onu çatışmanın değil barışın aktörü yapabilecek bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin rolü askeri cephelerde yer almak değil, diyalog ve diplomasi kanallarını güçlendirmek olmalıdır.

Türkiye’nin önceliği kendi sınır güvenliğini korumak, ekonomik istikrarını sürdürmek ve bölgesel barışı desteklemektir. Çünkü savaşların gerçek bedelini generaller ya da siyasetçiler değil; siviller, çocuklar ve masum insanlar öder.

Bugün akılcı siyaset, savaş naraları atmak değil; gerilimi düşürecek diplomatik yolları aramaktır. Türkiye de bu süreçte soğukkanlı, dengeli ve barış odaklı politikasını sürdürmelidir. Çünkü gerçek güç, savaş çıkarmakta değil; savaşı engelleyebilmektedir.

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }