Hiç sevemedim bir türlü kendisi olamayanları…
İçi başka, dili başka olanları…
Gülüşünün ardına hesap saklayanları,
“nasılsın” diye sorup cevabını duymaya bile tahammül edemeyenleri…
Sevemedim…
Yalandan hâl hatır soranları,
çıkarı bitince selamı da kesenleri,
yalakalığı marifet sanıp karakterini kapıda bırakanları…
Çünkü insan dediğin, önce kendine dürüst olmalı.
Aynaya baktığında yüzünü değil, özünü görebilmeli.
Dilinden dökülen söz, kalbinden süzülmeli.
Yoksa ne konuşmanın bir değeri kalır, ne de susmanın bir ağırlığı…
Ben en çok;
samimi olup sonra yüz çevirenleri bile sevdim…
En azından başta gerçektiler.
Ama en çok da,
yüzüme karşı duranları sevdim.
İçinden geçeni saklamadan söyleyenleri…
Çünkü doğruluk bazen can yakar,
ama yalan gibi içten içe çürütmez insanı.
Sevdim…
yalana dolana sapmayanı,
zoru görünce sırtını dönmeyeni,
menfaat uğruna dost satmayanı…
Zor zamanda belli olur insanın kim olduğu.
Rahat günlerde herkes iyi, herkes samimi…
Ama hayat daraldığında, maskeler bir bir düşer.
İşte o zaman tanırsın gerçek yüzleri.
Bugün anladım ki;
insanın yanında çok kişi olması değil,
doğru insanların olmasıymış mesele.
Az olsun, öz olsun…
Sahte kalabalıklar yerine,
iki gerçek insan yeter insana.
Çünkü samimiyet, bu çağın en nadir bulunan zenginliğidir.
Ve o zenginliğe sahip olanlar,
her şeyini kaybetse bile,
kendini asla kaybetmez.