Post ve taht kavgası

Abone Ol

          Günümüzde yaşanan ve aslında tarih boyunca da sıkça örneğini gördüğümüz kavganın, atışmanın, tartışmanın veya güç savaşının yaşanmış çok manidar bir örneğini aktarmak istiyorum. Hacı Bayram Veli Hazretleriyle Sultan II. Murad’ın yaşadığı veya yaşatılmak istendiği olay…

Hacı Bayram Veli Hazretleri, yaşadığı dönem içerisinde de, sonrasında da halkın sevip saydığı bir veli kuldu ve öyle de kalmaya devam edecek.
Yaşadığı dönemde O’nu sevenleri çok olduğu kadar sevmeyen, kıskanan ve Sultan Murad’ın saygısına mazhar olmasını çekemeyenler de vardı. Bir yandan Hacı Bayram Veli Hazretlerinin müritleri çoğalıyor, bir yandan da onu sultanın gözünden düşürmek isteyenlerin gayreti.
Günlerden bir gün Sultan II. Murad’a, Hacı Bayram Veli Hazretlerinin niyetinden bahsedildi.
Meğer, O’nun gerçek niyeti, sultanın tahtına konmaktı.
Hacı Bayram’ı çok seven ve sayan, hürmette asla kusur etmeyen Sultan Murad, buna inanmadı.
O’nun postu var, benim tahtım” dedi. İkisi bir birinden tamamen ayrıydı. Bir birinin alternatifi olamazdı. Öyle bir velinin dünyalık bir tahtta asla gözünün olacağına inanması mümkün değildi. O, ebedi tahtta kurulmuştu zaten, geçici tahtla ne işi olabilirdi?
Hem Sultan Murad, O’na saygıda kusur etmez, müritlerinden vergi bile almazdı. O kadar çok müridi vardı ki, neredeyse tüm Ankara’dan vergi almıyordu.
Durumu aktaranlar, hem hazinenin zarar ettiğini, hem de tahtına göz diktiğini ince ince işlemeyi sürdürdüler.
Sonunda Sultan Murad, hem Hacı Bayram’ı denemek için, hem de laf taşıyanları mahcup etmek için Hacı Bayram Veli Hazretlerinin yanına gitti. (O zamanlar, padişah da olsan, ayağına bir veliyi çağırmak olmazdı. Hiçbir padişah, ne hocasını, ne dönemin meşhur âlimlerini huzura çağırmamış, bizatihi ayağına gitmiştir.)
Sultan, “tahtımda gözün mü var” diye sormaktan hayâ etti ama Hacı Bayram’dan kaç müridinin olduğunu sordu. Müritlerinden vergi almama kararı nedeniyle hazineye bir girdi sağlanamıyordu ve belki çoğunluk vergi vermemek için “Hacı Bayramın müridiyim” diyordu.
Hacı Bayram, “Benim müridim o kadar çok değil, ya bir, ya iki, bilemedin üç” dedi.
Sultan şaşırdı, vergi almadığı koca bir halk vardı ve hepsi de “Hacı Bayram’ın müridiyim” diyordu.
Kolayı var” dedi, Hacı Bayram Hazretleri, “bana biraz müsaade ver, ben size kaç müridim olduğunu bildireceğim.
Zaten Hacı Bayram da, kendisine bağlılığını kötüye kullananların olduğunun bilincindeydi ve bu, onları ayıklama adına da bir fırsata dönüşebilirdi.
Haber saldı, “Bütün müritlerim falan gün, falan meydanda toplansınlar” diye…
Günü geldiğinde müridi olduğunu iddia eden tüm Ankaralılar, şeyhlerinin davetine icabet etti. Akın akın insanlar doldu meydana.
Bir tepeciğe kurulu siyah bir kıl çadırdan çıktı Hacı Bayram ve müritlerinin kendisini ne kadar sevdiğini merak ettiğini söyledi. Hep bir ağızdan “Çok seviyoruz” dediler. Bir daha sordu; ne kadar yürekten bağlı olduklarını öğrenmek istediğini belirtti. Kalabalık yine onu sevdiklerini, yürekten bağlı olduklarını söylediler.
Hacı Bayram, “Peki benim için canınızı verir misiniz?” diye bir soru yöneltti ama hiç kimse sorunun gideceği yeri düşünmeden “Canımız senin yoluna feda olsun ya Hacı Bayram Veli” dediler…
Herkes canını feda etmeye razıydı. Koca bir kent, onun için gözünü kırpmadan hayatından olabilir, tüm sevdiklerinden, dünya malından vazgeçebilirlerdi. O zaman, bunu göstermeleri de gerekirdi. Lafla olmazdı, “buyurun” dedi kıl çadıra…
Kalabalıktan bir kişi öne çıktı ve çadıra girdi. Hacı Bayram Veli Hazretleri, daha önce çadıra koyduğu koyunlardan birisini kurban edip, kanını da tepeden aşağıya akıttı.
Kanı gören müritler, canını vermeye hazır olan müritler, dünyalık bütün zevklerden mahrum olmayı göze alan müritler birden bire homurdanmaya başladı. Hacı Bayram Veli, şaka yapmıyor, gerçekten kurban ediyordu.
Onlar fısıltıyla neler olduğunu öğrenmeye devam ederken, elinde bıçak ve ucundan süzülen kanla birlikte Hacı Bayram Veli, çadırdan dışarıya çıktı, “Bir kişi daha gelsin” diyerek, ikinci müridini kurban etmeye hazır olduğunu belirtti.
Uzun bir sessizlik oldu. Hiç kimse öne doğru adım atmıyor, “keşke beni görmezse” diye boynunu içine çekerek, görünmemeye çalışıyordu ama birden bire bir kişi daha öne çıktı, çadıra yöneldi ve aynı manzara tekrarlandı, çadırdan tepe aşağı kanlar aktı.
Bu defa tereddüdün yerini alan korku, tüm kalabalığı sarmıştı. Derken Hacı Bayram Veli, yine elinde bıçakla ve ucundan damlayan kanla birlikte çadırın önünde göründü. Bir kişi daha istiyordu. Onu yürekten seven, onun için canını verecek bir kişi daha…
Bu defa sessizlik uzun sürdü. Herkes yerine mıhlanmış, kaçacak bir delik olsa, hiç durmayıp sığınacaklar. Hiç kimsede ne ses var, ne bir kıpırtı.
Ve derken kalabalığın arasında bir kıpraşma oldu. Geriden bir kadın öne doğru ilerliyordu. Derken çadıra yaklaşarak, içeriye girdi.
Aynı manzara yine oldu ve Hacı Bayram Veli Hazretleri, üçüncü müridini de kurban etmiş, kanlar yine tepeden aşağıya doğru akmıştı.
Topluluk, üçüncü kurbanı da gördüklerinde sıranın kendilerine geleceğini anlayarak, “Hacı Bayram Veli çıldırmış, bizleri kesecek. Yazıklar olsun, nerden senin müridin olduk, olmaz olaydık” diyerek meydanı boşalttılar.
Hacı Bayram Veli Hazretleri, dördüncü müridi için çadırın önüne çıktığında hiç kimsenin kalmadığını gördü ve Sultan II. Murada bir mektup yazarak, gerçek mürit sayısını bildirdi; “Sultanım, vergiden affedilmek üzere bana samimiyetle bağlı gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibarettir
***
Şimdi…
Postu olan birisinin, tahta gözü olmaz, olmamalı…
Eğer postta oturanın tahta gözü varsa o veli değil, dünyalık menfaati için kuzu postuna bürünmüş kurttan başkası asla olamaz.
Şeyh de olsanız, derviş de olsanız, tahta kurulan padişah da olsanız, etrafınızda bulunanların, size sadakatten değil, çoğunlukla menfaatten orada olabileceklerini unutmamak gerekir. Hele bir de kontrol edilmesi gereken büyük meblağlar söz konusuysa…
Tahta oturuyorsanız, size getirilen her haber, doğru olduğu için değil, menfaatleri nedeniyle de olabileceğini unutmamak gerekiyor.
Postta oturanlar da, tahta kurulanlar da ayıklaması gerekenleri ayıklamaktan asla imtina etmemeliler…
Ve son olarak, postu dağıtmak en kolayıdır. Dağıtılacak bir post varsa, dağıtmaktan çekinmemek gerekir ama eğer yoksa hem hak yeme söz konusu, hem de ona yürekten bağlı olanlarda bir daha kapanmayacak yara açmak gibi bir riskli durum söz konusudur.
Yine en son olarak, tahtta gözünüz yoksa o zaman, bunu ispat etmeniz, müritlerinizi kontrol etmeniz ve onların sözlerinin “tahtı ele geçirme” anlamı taşımamasına da dikkat etmeniz gerekir.
Bilmem, tahta kurulmayan, postta oturmayan bir garip olarak, demek istediğimi ne kadar anlatabildim…
 
Tweetimden seçmeler
Fişlenmeyi göze almadan, özgürce görüşlerini paylaşamadığın bir zaman dilimindeyiz. Kimden yanaysan, diğer tarafın hedefindesin demektir.
www.naifkarabatak.net