Pancar Hıtabı

Abone Ol

Doğarken bile şansız doğmuştu. Köyün yaşlı kadınları bağırta-bağırta doğumunu gerçekleştirirken, babasına: “Gözün aydın bir oğlun oldu” demişlerdi.

Ama babası buna sevinemedi bile… Daha önce isimlerini bile karıştırdığı bir sürü çocuğu olmuştu. Bunu da diğer çocuklarıyla kıyasladı, muhtemelen bu da onlardan biri olacaktı. Benzer kaderlerini düşünüp analojik bir tespitle “Allah Kerimdir” diye teselli olmaya çalıştı.

Çocuk büyüdü, yavaş-yavaş serpildi. Annesinin dürüm yaptığı açık ekmekleri yiyerek babasına “lojistik” destek amacıyla tarlaya koşturuyor, boş kalan zamanlarında göletlerde yüzme egzersizleri yapıyordu.

Zaten okul filan hak getire… Ne kendisinin ne babasının hinterlandında böyle bir düşünce de yoktu. Olsa bile neyi değiştirebilirdi ki? Cep delik, cepken delik bir durumda böyle “ütopik” düşüncelerle uğraşmaya gerek de yoktu.

Daha bıyığı terlememişti ki bunu evlendirdiler. Yaşamı boyunca yiyeceği esas darbelerin hedefi olacağının ilk işareti gibiydi bu evlilik.

Yıllar yılları kovaladı, kendisinin de babası gibi altı-yedi çocuğu oldu. Tüm çocukları babasının ve dedesinin “tıpkısının aynısı” gibi bir yaşamı paylaşıyorlardı. Dışlanmış, bezgin, çaresiz ve umutsuz…

Adam; Kış yaklaşırken barındığı toprak damın eksiğinin gediğinin tamiratıyla uğraşıyor, yazın yiyeceği sebze ve meyve temini için yarıcılık yaptığı tarlada bostan işleriyle mesaisini dolduruyordu.

Zaten yapacağı fazla da bir şey yoktu. Tarla yok, traktör yok, bağ yok, bahçe yok… İş olmadığı gibi, bir geliri de yok. Bir gün dertlenirken aylık değil yıllık gelirinin 800 TL civarında olduğunu söylemiş, nasıl geçiniyorsunuz sorusuna üniversitelere tez konusu olacak bir başarı öyküsü anlatmıştı.

Eşi hayata dünden küsmüştü… Kerhen sürdürdüğü hayat ve bunu da sürdürmek zorunda kalması ona her gün kekremsi bir acı verse de artık bunu kanıksamış, olan biteni olağan görmeye kendisini şartlandırmıştı.

Her gün sabahın köründe kalkıp hamur yoğurmaktan, yazın topladığı saman saplarıyla ekmek yapmaktan, gelmesi istenmeyen akşam yemeğini düşünmekten, çocuklarının kendisine saçma sapan gelen istekleriyle uğraşmaktan, kocasının “hem kel, hem fodul” mod’undaki tavırlarıyla tartışmaktan, kendisinin bile inanmadığı ama “belki” diye arzuladığı bir geleceği düşünmekten, fazla bir zamanı da kalmıyordu.

Gerçi yıllarca umut etmiş, “belki” diye beklemişti. Ama umutları tükenmiş, kendini hayata bırakmaktan başka çaresi kalmadığını artık o da anlamıştı.

Adam vakit buldukça tv’den bir şeyler izliyor, duyduklarını ve öğrendiklerini büyük bir zevk ve iştiyakla tanıdıklarına anlatıyordu.

Kaç kez başörtüsü, imam-hatipler ve darbeler hakkında yorum yaparken, partiler ve parti liderlerinin konuşmalarını karşılaştırırken, izlenmesi gereken uluslararası politikalar konusunda çevresine akıl verirken rastladım.

Bir defasında  “Derin Devlet” ve “Ergenekon” hakkında engin(!) fikirlerini paylaşıyordu tarlasında yarıcılık yaptığı tarlanın sahibine.

 Son gördüğümde darmadağınık saçları, yazın ortasında pijama üstüne giyilen “oduncu gömleği” diye tabir edilen kalın, desenli ve uzun kollu gömleği, Soba borusu gibi pantolonu, çorapsız olarak ayağına geçirdiği çarpana türü ayakkabısıyla kahvede masa başında dünyaya nizam vermeye çalışan kalabalığa yaklaştı. Eline bir sandalye geçirip sürükleyerek kalabalığa doğru yöneldi.

Selam verdi ama oradakiler oralı bile olmadı. Zaten kendisi kimsenin umurunda da değildi. Bir köşeye büzüştü, kafasını kalabalığa doğru uzatıp, ses tonunu yükselterek “Nasıl da geçirdik”  dedi.

Çok mutluydu. İlk defa onu böyle sevinçliyken gördüm. Çileli yaşamın gülmeyi unutturduğu, kültivatör izleri gibi yüzündeki kırışıklıklar ve çizgiler birden düzleşti, önce sırıtıp, sonra kontrol edemediği ağzını alabildiğine açarak bir anda geğirme efektiyle karışık gülüş patlattı.

O kadar abartılı gülmüştü ki açılan ağzından sabah yediği pancar hıtabının pancar artıkları ağzının her tarafında yemyeşil görünüyordu.

“Ülkenin kaderini belirleyen vatandaş” edasıyla orada bulunanlara başarıdaki “payını ve rolünü” kanıtlamanın huzuru içinde aynı kulvarda kulaç sallayan arkadaşını oyun oynamaya çağırdı.

Sürekli yenildiği hayatta, kahvedeki oyunda da yenilmiş, oyun kendisinde kalmıştı.

Kahveciye biraz da mahcup bir göz ucuyla işaret ederek oyunda içilen çayları hesaba yaz mesajı verdi. Biraz önceki o mutlu ve neşeli halinden bir tek belirti kalmamıştı.

İyi de… O “Nasıl da geçirdik” lafı ve onu bu kadar havaya sokan neden neydi?..

Anlaşıldı ki; seçim sonuçlarıymış…

Hayatı boyunca yediği kazıkları unutan, bulunduğu ortamlarda adam yerine bile konulmayan, içilen iki çay parasını veremeyecek kadar çaresiz olan bu adam, seçim sonuçlarını kastederek kendisinin “geçirdiğini” sanmıştı.

Tabaka olarak kullandığı naylon poşet içindeki allefe benzer hışlama tütünden bir sigara sardı, sigarasını içmeye başlıyordu ki; bir çocuk yanına yaklaşarak “baba, annem çağırıyor, zibil çekilecekmiş” dedi.

Adam masada kalktı, eve yöneldi. Kahvede uzaklaşırken arkasında öylece bakakaldım… Ama, kim kime, kimler kimlere geçirmişti ve ya geçirmiş oluyordu bir türlü anlayamadım.  

 

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }