İğneyi de çuvaldızı da kendine batırmak bir eğitimci alışkanlığı olsa gerek. Ancak Şanlıurfa Siverek’teki o son saldırıdan sonra bu refleks, yerini derin bir suçluluk sancısına bıraktı.
Bir eğitimci olarak ben ve bizler nerede hata yapıyoruz? Ne oluyor da ilim irfan, ahlak, sahibi olması gereken, hatta kendini gerçekleştirmesi gereken bu çocuklar birer şiddet failine dönüştü, dönüşüyor?
Kabul edelim: Beceremedik bu işi, beceremiyoruz da. Her seferinde Amerika’yı yeniden keşfetmenin arayışı içerinde buluyoruz kendimizi. Hemen her yıl “Bulduuuuuk!” nidalarıyla birlikte sistem değişikliği.
Ama garip bir şekilde, görmezden geldiğimiz tüm bu başarısızlığın tam ortasında kendimizi hâlâ dev aynasında görmeye, her şey yolundaymış gibi davranmaya devam ediyoruz.
Başarılarından kendimize pay çıkardığımız o çocukların, ellerinde silahlarla okulu basmalarından da bizzat biz(sözde eğitimciler!) sorumluyuz.
Bu sadece münferit bir olay değil; kendimi, mesleğimi ve beceremeyişimi topyekûn bir sorgulama halidir. Urfa’dan İstanbul’a, Kayseri’den Bursa’ya bu çocukları biz öğretmenler yetiştiriyoruz ve belli ki yetiştiremiyoruz.
Kantarın topuzu çoktan kaçtı, tablo sadece vahim değil; artık bir toplumsal cinnet halini aldı. Son on yılın okul merkezli şiddet olaylarına baktığımızda, okulların birer eğitim yuvası olmaktan çıkıp nasıl birer "suç mahalline" dönüştüğünü görebiliyoruz.
2026’da Şanlıurfa’da pompalı tüfekle okul basan eski öğrenciden, İstanbul’da biyoloji öğretmenini katleden 17 yaşındaki çocuğa; 2024’te okul müdürü İbrahim Oktugan’ın öldürülmesinden, Mersin’de sınıf arkadaşını öldüren çocuğa kadar...
Bu liste sadece isimler ve tarihlerden ibaret değil; bu liste bizim "yetiştiremediğimiz", ruhuna dokunamadığımız evlatlarımızın hüsran listesidir. 2017’de İzmir’de katledilen Ayhan Kökmen’den bugüne ne değişti? Tek yaptığımız duvarlar yükseltmek oldu. Bugün onu da yapamıyor, okullarımız yolgeçen hanına dönmüş durumda.
Okulun tanımı kâğıt üzerinde "bireylerin bilişsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimlerini desteklemek amacıyla planlı faaliyetlerin yürütüldüğü kurumsal yapıdır" (Bursalıoğlu, 2019; UNESCO, 2021). Ama sormak lazım değil mi?
Mevcut okullarımız, John Dewey’in (1938) vurguladığı o "öğrencinin potansiyelini ortaya çıkarmayı hedefleyen sistemli öğrenme ortamı" mıdır, yoksa farklı renklerdeki çocukları içine alıp tek tip gri birer nesne olarak çıkaran birer "törpüleme makinesi" mi?
Meşhur bir karikatürdeki gibi; her biri farklı cevherlere sahip çocuklar o makineye girer ve diğer taraftan ruhsuz, birbirinin kopyası birer vida olarak çıkar. Sanatı, sporu, bedeni ve ruhu müfredattan kovduk. "Sınava hazırlansın" diye çocukların tiyatro kulübüne girmesini yasakladık, resim dersinde test çözdürdük.
Azıcık farklılaşan, sorgulayan her öğrenciyi disiplin tehdidi ve gelecek kaygısıyla kapitalizmin istediği o uysal nesneye dönüştürdük. Çocuğun elinden fırçayı alıp test kitabını verdik, sonra o el silah tutunca şaşırdık.
Buradaki asıl dikiş hatası politiktir. Émile Durkheim (1956) ve Talcott Parsons’a (1959) göre okul, toplumun kültürünü yeni nesillere aktaran kurumdur. Ancak bugün hangi kültürden bahsediyoruz?
Okullar; sormayan, sorgulamayan, kapitalizme ucuz iş gücü üreten siyasal birer laboratuvara dönüştü. Politik atmosferin değişmesiyle okulun asli görevi de yön değiştirdi.
Felsefeyi dışladığımız, düşünmeyi bir tehlike olarak gördüğümüz bu sistemde; çocukların sorunlarını kelimelerle değil, kaba kuvvetle çözmeye çalışması şaşırtıcı mı?
Biz kendimizi "dünyaya örnek eğitim sistemi"nin mimarları olarak dev aynasında görürken, felsefesiz kalan nesillerin elinde şiddet, tek ifade biçimine dönüştü.
Veliler, çocuklarını okula "güvenle" gönderdiğini mi sanıyor? Hayır hayır!.. Bu büyük bir yanılgı. Ortada bir güven değil, bir teslimiyet ve toplumsal bir sözleşmenin iflası var.
Veli, "Sokaklar tekinsiz, uyuşturucu kapıda, bari okulun dört duvarı arasında olsun" diyerek çocuğu emanet ediyor. "Hele bir sınavı kazansın da kişiliği sonra oturur" diyerek çocuğun ruhunu piyasaya kurban etmiş durumda.
Veli için okul artık bir eğitim yuvası değil, çocuğun birkaç saat boyunca "muhafaza edildiği" bir emanet bagajıdır. Bu "mış gibi" yapma hali, okulun içindeki çürümeyi görmezden gelmenin bedelidir.
Erik Erikson (1968) ve Bronfenbrenner (1979), okulu çocuğun özgüven ve aidiyet gelişimini destekleyen "güvenli gelişim alanı" olarak tanımlar. Oysa bugün okulun her paydaşı psikolojik bir çöküş içinde.
Öğretmenin Tükenmişliğini yabana atıyoruz artık Süpermen değiller. Liyakatsiz atamalar, ekonomik sıkıntılar ve "müfredat yetiştirme" telaşı altında ezilen öğretmen, artık bir ilham kaynağı değil, sadece asayişi sağlamaya çalışan bir "infaz koruma memuru" gibi hissediyor.
Yaratıcılık ölmüş, heyecan sönmüş, geriye sadece mesai saatinin bitmesini bekleyen bir tükenmişlik kalmış. Öğretmen sınıfa girdiğinde "ne öğretebilirim"den ziyade "bugünü kazasız belasız nasıl bitiririm" diye düşünüyor.
Çocuk bakıyor; okusa da atanamayacak, başarılı olsa da torpile takılacak. "Ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecek" duygusu, yani o meşhur Öğrenilmiş Çaresizlik, şiddeti tetikleyen en büyük unsurdur.
Gelecekten umudu kesilen çocuk, hıncını bugünden, okuldan ve öğretmenden çıkarıyor. Kendi hayallerini kuramayan çocuk, başkasının kâbusu oluyor.
Antidepresan kullanımının rekor kırdığı, yoksulluğun norm haline geldiği bir iklimde; liyakatin öldüğü bu "geleceksizlik" bataklığında okulu güvenli tutamazsınız. Herkesin mutsuz olduğu bir yerde, mutluluk filizlenemez.
Şiddet ayyuka çıktığında ilk refleksimiz polisiye önlemler oluyor. Okulları dört duvarla çevirip, dikenli tellerle hapishaneye dönüştürünce şiddetin biteceğini sanıyoruz. Daha çok turnike, daha çok X-ray, daha çok okul polisi...
Hadi dikenli telleri daha da yükselttik, her kapıya polis diktik; okulun içindeki o ruhsal boşluğu neyle dolduracağız? Mesele güvenlik zafiyeti değil; mesele fonksiyonel bir iflas yaşayan, yapısı çürümüş o "okul" binasının kendisidir.
Biz duvarları yükselttikçe, içerideki mutsuzluğu ve yabancılaşmayı daha da derinleştiriyoruz. Okulu hapishaneye benzetirseniz, içindekilerin de suçlu gibi davranmasına şaşırmamalıyız.
Suçlu psikolojisiyle bu iç döküşü yaparken zihnimdeki suçlu sürekli adres değiştiriyor ama sonuç değişmiyor.
Bu çocuklar bizim. Beceremedik. Dev aynasından inip o aynayı yere çalmanın ve enkazla yüzleşmenin vakti geldi de geçiyor. Herkes mutsuz, herkes çaresiz, herkes bir yerlere "tahliye" olmayı bekliyor ama kimse "benim hatam" diyemeyecek kadar kibirli.
Bizzat tetiği biz çekmesek de, o şiddeti besleyen faktörlere biz dahil izin verenler, sessiz kalanlar ve sistemi bu hale getirenler hepsi, hepimiz suçluyuz. O yüzden, iğne de çuvaldız da bugün her zamankinden daha çok can yakıyor. Eğer bugün bu acıyı hissetmezsek, yarın ağlayacak bir geleceğimiz bile kalmayacak.
Toplum olarak en büyük hastalığımız, acıyı sadece o anlık bir "şov" malzemesine dönüştürüp sonra derin bir sessizliğe gömülmek. Her saldırı sonrası "ateş düştüğü yeri yakar" diyerek kenara çekildik.
Geçen sefer 2026 İstanbul’da sınıfta bir biyoloji öğretmeni katledildiğinde ciğerimiz yandı dedik, eğitimciler iş bıraktı, peki ya sonra? Ne değişti? Ülke çapında hangi köklü önlem alındı?
Her defasında valisi, amiri, müdürü ve bakanı kameralar karşısına geçip aynı taziye mesajlarını, aynı "takipçisi olacağız" nakaratlarını sıralayıp durdu.
O makam koltuklarından yükselen benzer cümlelerin bir hükmü olmadığının herkes farkında. Bir sonraki saldırının tetiğini çekecek olanın öfkesini de dindirebildi mi?
Bu bürokratik atalet ve "baş sağlığı" rutinleri arasında, eğitimciyi koruyacak ne hukuki bir kalkan inşa edildi ne de okulun ruhsal çöküşüne dair tek bir somut adım atıldı.
Biz sadece izledik, izliyoruz; öğrenilmiş çaresizlik içinde tükenmişliğimize bakıp iç geçiriyoruz. Artık ateşin düştüğü yeri yakıp küle çevirmesini, sonra da rüzgârın o külleri savurup unutturmasını bekliyoruz.
Beceremedik dedik ya; aslında en çok da yas tutmayı, hesabı sormayı ve "bir daha asla" dedirtecek o iradeyi göstermeyi beceremedik, beceremiyoruz.
Mesut AKÇA