Son dönemde yaşanan gelişmeler, kamuoyunda ciddi bir güvensizlik ve kafa karışıklığı yaratıyor. Toplu gözaltılar ve tutuklamalar, “Ülke nereye gidiyor, neler oluyor?” sorusunu haklı olarak gündeme getiriyor. Özellikle Mustafa Bozbey ve ailesi hakkında ortaya atılan iddialar, ailece gözaltına alınmaları ve henüz netleşmemiş bilgiler, geniş bir tartışma alanı açmış durumda. Bu tür durumlarda en sağlıklı yaklaşım; kesinleşmiş yargı kararlarını beklemek ve süreci dikkatle takip etmektir.
Ancak şu soru da sıkça dile getiriliyor: Yargı gerçekten tarafsız mı? Yaşanan hukuksuzluk iddiaları ve sabah operasyonlarıyla seçilmiş kişilerin gözaltına alınma biçimi, demokrasi adına kaygı vericidir. Oysa hukuk devleti ilkesinin temelinde, herkesin suçluluğu kanıtlanana kadar masum sayılması yer alır.
Mesele yalnızca tek bir olaydan ibaret değildir. Türkiye’de özellikle son yıllarda belediyelere yönelik operasyonların çoğunlukla Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimindeki yerel yönetimlere yönelmesi, kamuoyunda “seçici uygulama” tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Bu algının doğru ya da yanlış olması bir yana, asıl önemli olan; adaletin herkese eşit ve tarafsız uygulandığına dair güvenin korunmasıdır. Çünkü adalet yalnızca tecelli etmekle kalmamalı, aynı zamanda toplum tarafından açıkça görülmelidir.
Bugün seçmenin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur: Kime ve neye inanacağını bilememek. Sürekli değişen gündem, bitmek bilmeyen iddialar ve derinleşen siyasi kutuplaşma, özellikle kararsız seçmen kitlesini büyütmektedir. Bu durum, seçmenin artık ideolojik bağlılıklardan çok; güvenilirlik ve şeffaflık arayışında olduğunu göstermektedir.
İlkeli siyaset tam da bu noktada önem kazanır. İlkeli siyaset; kişilere, partilere ya da konjonktüre göre değişmeyen, hukukun üstünlüğünü esas alan bir anlayışı gerektirir. Eğer bir siyasetçi ya da kamu görevlisi suç işlemişse, hangi partiden olursa olsun yargılanmalı ve hesap vermelidir. Aynı şekilde, suçsuz olan kişilerin de siyasi kimlikleri nedeniyle hedef haline getirilmemesi gerekir. Bu denge kurulamadığında, toplumda adalet duygusu zedelenir ve demokrasi zarar görür.
Şeffaflık ise bu sürecin en önemli tamamlayıcısıdır. Siyaset kurumu yalnızca seçim dönemlerinde değil, her zaman halka hesap verebilir olmalıdır. Belediyelerden merkezi yönetime kadar tüm kurumların faaliyetleri açık, denetlenebilir ve anlaşılır olmalıdır. Çünkü bilgi eksikliği, söylentileri ve güvensizliği besler.
Sonuç olarak, bugün Türkiye’de seçmenin en büyük beklentisi; tarafsız adalet, şeffaf yönetim ve tutarlı siyasettir. Kararsız seçmenin artışı bir zayıflık değil, aksine siyasete verilmiş güçlü bir mesajdır:
“Bizi ikna etmek için daha dürüst, daha açık ve daha adil olmak zorundasınız.”
Gerçek anlamda güvenin yeniden inşa edilmesi ise ancak bu ilkelerin tavizsiz uygulanmasıyla mümkün olacaktır.
Fatma Ulubey