Çok iyi hatırlıyorum; dönemin Tarım Bakanı, hayvan ithal edilirse et fiyatlarının düşeceğini söylemişti. Oysa beklenen olmadı. O günlerde buna itiraz eden oldu mu bilmiyorum ama ben bunun kalıcı bir çözüm olmayacağını defalarca yazmıştım. Çünkü bir ülkenin temel gıda ihtiyacını dışarıdan karşılaması, günü kurtarabilir belki ama geleceğini güvence altına alamaz.
O günden bugüne ne değişti? İçimizdeki siyasi ve toplumsal kavgaları bir kenara bıraksak bile, ülkenin gelir getiren pek çok önemli kurumu özelleştirme adı altında elden çıkarıldı. O günlerde toplumun geniş kesimlerinden güçlü bir itiraz yükselmedi. Belki bazıları sesini çıkardı ama yeterince duyulmadı. Oysa bu ülkenin havası, suyu, toprağı var. Neden kendi topraklarımızı ekmeyelim, dikmeyelim, üretmeyelim diye sormuştum. “Boşuna konuşuyorsun” diyenleri de hatırlıyorum. Ancak bugün geldiğimiz noktada, hayvancılıktan tarıma kadar birçok alanda dışa bağımlılığın sonuçlarını daha net görüyoruz.
Süt ineğini besleyemeyen üretici ne yapsın? Yem pahalı, küspe pahalı, mazot pahalı, gübre pahalı. Tarımsal girdilerin maliyeti sürekli artarken üreticinin ayakta kalması giderek zorlaşıyor. Böyle bir ortamda vatandaş, yıllarca emek verdiği hayvanını kesime göndermek zorunda kalıyor. Sonra da et açığını kapatmak için yeniden ithalat gündeme geliyor. Bu kısır döngü, üretimi teşvik etmek yerine üreticiyi sistemin dışına itiyor.
Bugün sormamız gereken soru şudur: Tarımı ve hayvancılığı gerçekten özendiren, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir proje var mı? Üreticiyi toprağında tutan, gençleri köyünde üretime yönlendiren, çiftçiyi geleceğe güvenle bakar hale getiren politikalar yeterince uygulanabiliyor mu?
Ülkenin limanları satıldı. Sanayinin önemli kuruluşları olan Petkim, TÜPRAŞ ve daha birçok stratejik değer özelleştirildi. O günlerde de güçlü bir toplumsal muhasebe yapılmadı. Bugün ekonomik sıkıntılardan yakınan insanların önemli bir kısmı, geçmişte yaşanan bu dönüşümlerin sonuçlarını yeterince tartışmadı. Elbette herkes aynı görüşte olmak zorunda değil. Ancak bir toplumun geleceğini ilgilendiren kararlar karşısında sorgulayan, hesap soran ve takip eden bir vatandaşlık bilincinin güçlü olması gerekir.
Aslında mesele sadece ekonomi de değil. Ben en çok ülkemin gençlerine üzülüyorum. Bir zamanlar eğitim, daha iyi bir gelecek kurmanın en önemli anahtarı olarak görülürdü. Bugün ise birçok genç, “Okusam ne olacak?”, “Diploma alsam ne değişecek?” diye soruyor. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı arttıkça, eğitim ile istihdam arasındaki bağ zayıfladıkça gençlerin umutları da azalıyor. Oysa bir ülkenin en büyük sermayesi doğal kaynakları değil, yetişmiş insan gücüdür.
Ülkemizin kadınlarına da üzülüyorum. Neredeyse her gün yeni bir kadın cinayeti haberiyle karşılaşıyoruz. Kimi zaman koruma kararı bulunan kadınların bile korunamadığını görüyoruz. Bir toplumun gelişmişliği, en çok da kadınların ve çocukların ne kadar güvende olduğuyla ölçülür. Eğer insanlar en temel hakları olan yaşama hakkı konusunda bile endişe duyuyorsa, ortada çözülmesi gereken çok ciddi sorunlar var demektir.
Peki biz neden sorunlarımızı çözemiyoruz ya da bitiremiyoruz?
Belki de en büyük eksikliğimiz, sorunları günlük tartışmaların ötesinde ele alamamamızdır. Bir konu gündeme geliyor, birkaç gün konuşuluyor, sonra unutuluyor. Oysa tarım, eğitim, adalet, ekonomi ve kadın güvenliği gibi meseleler günübirlik değil, nesilleri etkileyen konulardır. Bu alanlarda siyasi görüşlerden bağımsız olarak ortak akıl üretilemediğinde, sorunlar yıllarca birikmeye devam ediyor.
Bir başka neden ise toplumsal dayanışmanın zayıflamasıdır. Herkes kendi sıkıntısıyla mücadele eder hale geldiğinde, ortak sorunlara karşı ortak çözümler üretmek zorlaşıyor. Oysa güçlü toplumlar, farklı düşüncelere sahip olsalar bile ülkenin temel meselelerinde birlikte hareket edebilen toplumlardır.
Yine de umutsuz olmak için bir neden yok. Bu ülkenin verimli toprakları da var, çalışkan insanları da var, genç nüfusu da var. Sorunlarımızın çözümü için ihtiyaç duyduğumuz şey; üretimi önceleyen politikalar, hukukun üstünlüğüne duyulan güven, eğitimde kalite, kadınların güvenliği ve en önemlisi de geleceğe dair ortak bir hedef etrafında buluşabilmektir.
Çünkü bir ülke ancak toprağına, üreticisine, gençlerine ve kadınlarına sahip çıktığı ölçüde güçlenebilir. Sorunları konuşmak önemlidir; fakat asıl önemli olan, konuşulan sorunları çözme iradesini gösterebilmektir.