George Orwell; "Eğer maaşınız sadece yemek yemeye ve uyumaya yetiyorsa, bu iş değildir; geçmişte bunun adına kölelik denirdi" derken modern insanın içine düştüğü kavram kargaşasını deşifre ediyordu.
Bugünün dünyasında sistemin en büyük başarısı, kölesini kral olduğuna inandırmasıdır.
Cebindeki taksitle alınmış cihazı güç, boynundaki borç ilmiğini ise kravat sanan modern zaman figürleri, efendisinin sofrasından düşen kırıntılarla "statü" rüyasına yatıyor.
Kendi hücresinin boyasını seçebildiği için kendini özgür, hücresindeki aynaya baktığında ise kendini sarayda sanan bu "gönüllü köleler", aslında zihinsel bir felç halinin içinde sistemin en sadık muhafızlığını yapıyorlar.
İnsanca yaşama kriteri, sadece karnın doyması veya başın üstünde bir çatının olması değildir.
Gerçek kriter; hayatta kalma içgüdüsünün o dar koridorundan çıkıp "Ben neden varım?" sorusuna vakit bulabilmektir. Akşam eve dönerken yarının ekmek hesabını yapmaktan kurtulmuş bir zihinle gökyüzüne bakabilme hürriyetidir.
Eğer bir düzen bireyi sadece biyolojik varlığını sürdürmeye mahkûm ediyorsa, orada yaşamdan değil sadece bir "idame" halinden söz edilebilir.
Estetiğe, sanata, felsefeye ve en önemlisi kendi ruhuna ayıracak "artık zamanı" olmayan insan, modern dünya tarafından bir "can" değil, sadece bir "cari hesap" olarak algılanmaktadır.
Modern dünya bize ahlaki değerlerin ötesinde acımasız bir sınıflandırma dayatıyor. Artık kimin neye inandığının veya karakterinin bir önemi yok; sistemin kapıları sadece parası olana sonuna kadar açılıyor.
İnsanlık tarihinin o kadim "iyiler ve kötüler" mücadelesi, yerini sessizce parası olanlar ve olmayanlar arasındaki uçuruma bıraktı.
Kapitalist düzen o meşhur kibar elini uzatıp "Seni imkânların kadar severim" diye fısıldarken, fedakârlığın o meşhur "kutsiyet madalyası" her defasında yoksulun boynuna asılıyor.
Karar alıcılar lükslerinden zerre ödün vermezken, garibana sabretmeyi bir onur nişanı gibi pazarlıyorlar; asıl trajedi ise yoksulun bu sömürülmeyi "ulvi bir görev" sanma yanılgısıdır.
Bugün modern köleliğin tanımı, ay sonu ödenecek faturaların ağırlığıyla zincirlenen milyarlarca insandır. Öyle bir meşguliyet ki bu, özgür olmadığını fark edecek vakti bile yok.
Bir toplumda hırsıza "beyefendi", dürüst olana "enayi" deniliyorsa; para her türlü yolsuzluğu "ticari zekâya" çeviriyorsa orada kokuşmuşluk sadece yukarıda değil, o hırsızı alkışlayan avuçların içindedir.
Kral çıplaktır ama biz bu çıplaklığı görmemek için gözlerimizi ideolojik perdelerle ve sahte inançlarla kapatıyoruz.
Seçim biter, sandıklar kapanır ve yoksul yine o bitmek bilmeyen "hayatta kalma" mesaisine, onu sömürenleri savunma pahasına geri döner.
Gerçek şu ki; paran varsa kaliteli yaşarsın, paran yoksa ruhuna sinmiş o fakirlik kokusundan kaçamazsın.
Dışarıda insanca bir yemek yiyemiyor, her davete bin bir bahane uyduruyor, ucuz ekmek kuyruklarında bekliyor, her alışverişte pazarlıklar yapıyorsan; bu bir tercih değil, sistemin sana giydirdiği bir fakirlik gömleğidir.
Akşama doğru pazarın döküntülerini toplamaya gidiyor, market indirimlerini dört gözle takip ediyor ve üç kuruş için çirkinleşip pazarlıklar yapıyorsan, ruhuna sinmiş o fakirlik kokusundan kaçamazsın.
Dışarıda bir restoranda oturup insanca yemek yiyemiyor, her davete bin bir bahane uydurarak sırtını dönüyorsan; ucuz bulduğun her şeyi stoklayıp zar zor bir tavuk mangal yapıp “felekten bir gün çalalım," diyorsan o çaldığın senin hayatın değil, sadece efendilerinin sana bıraktığı kırıntılardır.
Düzenli bir tatile gidemiyor, gittiğinde ise üç yıldızın altındaki pansiyonlarda sefaleti konfor diye ambalajlıyorsan fakirsin.
Ay sonunu getirmek için kırk takla atıp, çocuğunu niteliği tartışmalı devlet okullarına emanet ediyor ve hastane kuyruklarında ömrünü tüketiyorsan bu bir tercih değil, sınıfsal bir bariyerdir.
Otobüslerde, minibüslerde, metrolarda balık istifi yolculuk yaparken, otopark ücreti ödememek için ara sokaklarda dolanmayı "tasarruf" sanıyorsan yanılıyorsun; bu cimrilik değil, tam manasıyla bir garibanlık halidir.
Belediye büfelerinden aldığın o ucuz ekmekle karnını doyururken, ruhunun da o büfenin kuyruğunda beklediğini görmek gerekiyor?
Eşine dostuna bir bardak çay ısmarlarken elin cebine gitmiyor, çoğu zaman o eli geri çekiyorsan; çoluk çocuğunun en temel insani isteklerini karşılarken boğazın düğümleniyorsa ve evine düzenli olarak et alamıyorsan, maalesef sen bu sistemin görünmez prangalarıyla bağlanmış modern bir kölesisin.
Peki, bu dipsiz kuyudan nasıl kurtulur insan? "Çalışarak" diyeceksin değil mi? Ne kadar mükemmel ve tutarlı bir cevap ve yöntem.
Ama dur ve bir bak; zaten çalışıyorsun, hatta ölesiye çalışıyorsun ama hala bu saydıklarımın içinde debeleniyorsan sorun başka yerde. Senin liyakatinde değil, çünkü çalışıyorsun hatta derler ya köpek gibi çalışıyorsun, ama arıza sistemin işleyişinde...
Seninle aynı gökyüzü altında, aynı memlekette birileri tüm bunları zahmetsizce, fütursuzca ve lüks içinde yapabiliyorsa; sen ise alın terini ekmeğine katık etmene rağmen hala "yaz günü üşüyorsan", orada “köle-efendi-kral paradoksu” tüm acımasızlığıyla devrededir.
Yıllarca okuyup kendinizi geliştirmenize rağmen payınıza sadece kiranız ve karnınızı doyuracak kadar kırıntı düşüyorsa; size "çay ve simitle hayata tutun" deniliyorsa, orada liyakat değil sadakat ve kurnazlık hüküm sürüyor demektir.
Adaleti piyangoya, hayalleri asgari ücrete bağlamış bir toplum, kendi intihar mektubunu her sabah yeniden yazmaktadır.
Hizmet sektöründen sağlığa, eğitimden hukuka kadar her şeyin "paran kadar" olduğu bir düzende, sosyal adalet sadece bir kılıftan ibarettir.
Devlet hastanesi kapısında aylarca sıra bekleyenle VIP hizmet alan arasındaki mesafe, vicdanın bittiği yerdir.
Eğitim artık bir aydınlanma aracı değil, zenginin çocuğunu yoksulunkinden ayıran sınıfsal bir bariyerdir. Yetkili ağızlar ekranlarda "uçtuğumuz" masallarını anlatırken, sokaktaki insanın küçülen ekmeği istatistiklerin gölgesinde saklanıyor.
Hesap sormayan her yoksul, mahkûmiyetinin altına imza atan sessiz bir tanığa dönüşüyor; oysa asıl soru şudur: "Onlar lüks içinde sabır öğütlerken, senin çocuğun neden güneşin altında üşüyor?"
Yılmaz Güney’in “Umut” filmi tam da bu noktada zihinlerdeki perdeyi yırtar. İzleyenler hatırlayacaktır; izlemeyenler mutlaka izlemeli ki bu yazının boyutu değişsin.
Yılmaz Güney’in "Umut" filmindeki o efsane replikleri hatırlayalım: "Paran olmadı mı kış gününde en soğuk vaktinde, yaz gününde bile üşürsün." İşte yoksulluğun fizyolojisi budur; güneşin altında titremek...
Yoksulluk, dirliği bozar, düzeni de. Filmde çocuklar çocukluğunu, büyükler büyüklüğünü yaşamak ister. Ama ne mümkün… Başlar Cabbar'ın evinde kavgalar. Bir sahnede ana, para verir oğlunu tuz almaya gönderir. Ana tuz ister ancak oğlan bisiklete binmek.
Küçük Memed Emin 25 kuruşla tuz almaz, bisiklete biner; tuz parasının gittiğini gören ana, Memed Emin'i döver. Yoksulluk en masum gülüşleri bile bir suç ortağına dönüştürür.
Bir bağrış bir çığırtı içinde döner eve Cabbar; atışır karısıyla, kızar kadının intizar etmesine, alır ayağının altına kadını. Yoksulluk dirliği de bozar düzeni de.
Filmde bir replik daha var ki efsane denebilir: “Yaaa Cabbar Gardaşş, paran olunca her bir iş iyi olur. Paran olunca kebap tatlı yen, şarap içen, paran olunca adam kuvvetli olur, avradı olur, tenceresi kaynar.” “Paran olmadı mı kış gününde en soğuk vaktinde, yaz gününde bile üşürsün.”
Bu replik, yoksulluğun sadece bir ekonomi meselesi değil, aynı zamanda bir "üşüme" ve "savunmasızlık" hali olduğunu kulağımıza fısıldar.
Gerçek kurtuluş, paranın değil insan onurunun yegâne ölçüt haline geldiği gün başlayacaktır. O güne kadar duyduğumuz her ses, bizim de eşlik ettiğimiz o hüzünlü yalanın nakaratı olacaktır.
Şimdi aynaya bak ve sor: "Ben çalışan yoksul bir köle miyim, yoksa insan mı?"
Mesut AKÇA