Bir zamanlar bir avuç insanın samimi niyetiyle başlayan bazı dinî yapılanmalar vardı.
Amaçları büyük ölçüde mütevazıydı: İnsanlara Allah'ı hatırlatmak, Kur'an'ı öğretmek, ibadete teşvik etmek, haramlardan uzak durmayı öğütlemek, güzel ahlâkı yaymak ve insanın Rabbine karşı sorumluluğunu diri tutmak...
Bir evde birkaç kişinin yaptığı sohbetle başlayan hareketler, zamanla mahallelere, şehirlere, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenci yurtları açıldı, burslar verildi, okullar kuruldu, dernekler ve vakıflar oluşturuldu.
Bütün bunlar başlangıçta kötü şeyler değildi.
Asıl mesele, hizmetin zamanla maksadın önüne geçmesiyle başladı.
Çünkü insanın kurduğu her yapı gibi dinî cemaatler de zamanla bir imtihanla karşı karşıya kalır:
İnsanlar Allah için mi örgütlenmektedir, yoksa örgüt Allah'ın adını kullanarak kendisi için mi büyümektedir?
İşte kritik soru budur.
Sohbet halkasından holding merkezine
Bir cemaatin büyümesi tek başına problem değildir.
İnsanlara iyiliği anlatmak, eğitim kurumları açmak, öğrencilere burs vermek, yoksullara yardım etmek, Kur'an öğretmek elbette güzel işlerdir.
Fakat bir yapı büyüdükçe başka bir tehlike ortaya çıkar:
Misyonun yerini organizasyon, hizmetin yerini güç, kardeşliğin yerini hiyerarşi, ihlâsın yerini menfaat almaya başlayabilir.
Başlangıçta "Allah rızası" denilen şey, zamanla şirketlerin, vakıfların, derneklerin, eğitim kurumlarının, medya organlarının ve ekonomik ilişkilerin gölgesinde kalabilir.
Bir noktadan sonra cemaat artık sadece bir dinî topluluk değildir.
Bir ekonomik organizasyondur.
Bir insan ağıdır.
Bir kariyer ağıdır.
Bir siyasî nüfuz alanıdır.
Ve nihayet bir güç merkezi haline gelebilir.
İşte burada "hizmet" ile "iktidar" birbirine karışmaya başlar.
Din üzerinden para kazanmak
Dinin insan hayatındaki en hassas alanlardan biri olması, onu istismara da açık hale getirir.
Çünkü dindar insan, Allah'ın rızasını kazanmak için fedakârlık yapmaya hazırdır.
Zekât verir.
Sadaka verir.
Kurban bağışlar.
Öğrenci okutmak ister.
Yetim doyurmak ister.
Cami yaptırmak ister.
Kur'an eğitimi alan çocuklara destek olmak ister.
İşte tam da bu noktada büyük bir ahlâkî sorumluluk doğar.
Dindarın samimiyetini emanet alan kişi, o emaneti kendi servetine dönüştürürse bunun adı hizmet değil, istismardır.
İnsanların "Allah rızası için" verdiği paralarla lüks hayatlar kuruluyorsa...
Yoksula yardım için toplanan paralar denetlenemiyorsa...
Bağışlar şeffaf biçimde açıklanmıyorsa...
Cemaat mensuplarına sürekli "daha fazla verin" denilirken yöneticilerin mal varlıkları ve yaşam standartları sorgulanamıyorsa...
Burada durup düşünmek gerekir.
Çünkü sadaka parasıyla servet sahibi olmak, sadece ekonomik değil, aynı zamanda dinî ve ahlâkî bir meseledir.
Kur'an'ın uyarısı açıktır:
"Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin." (Nisa 29)
Mesele yalnızca paranın kimin cebine girdiği değildir.
Mesele, insanların Allah adına verdikleri paranın gerçekten Allah'ın razı olacağı yere harcanıp harcanmadığıdır.
"Bizden olan" imtiyazı
Holdingleşmenin ikinci aşaması ekonomik güçtür.
Üçüncü aşaması ise insan kaynağının kontrolüdür.
Cemaat mensubu gençlere iş bulur.
Bir başka mensuba makam sağlanır.
Bir diğerinin çocuğu burs alır.
Bir başkasına devlet kurumunda görev bulunur.
Böylece zamanla görünmez bir sistem oluşur:
Bizden olan korunur, bizden olmayan dışarıda bırakılır.
İşte burada dinin kardeşlik anlayışı, cemaat dayanışması adı altında grup taassubuna dönüşebilir.
Oysa İslam'ın ölçüsü "bizden olan" değildir.
Ölçü adalettir.
Kur'an şöyle buyurur:
"Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder."
Adalet, kişinin kendi grubuna göre değil, hakikate göre davranmasını gerektirir.
Bir insan sırf aynı cemaatten olduğu için ehil olmadığı bir makama getiriliyorsa, burada yalnızca liyakat zedelenmez.
Kul hakkı doğar.
Çünkü o makama daha ehil olan başka insanların hakkı yenmiştir.
Devlete sızmak mı, devlete hizmet mi?
Dinî cemaatlerin devletle ilişkisi meselenin en hassas taraflarından biridir.
Devlet kurumlarında çalışan insanların herhangi bir dinî gruba mensup olması elbette başlı başına suç değildir.
İnsanların inançları olabilir.
Fakat problem başka bir noktada başlar:
Devlet görevi, cemaatin emrine girdiğinde...
Devletin kuralları yerine cemaatin talimatı esas alındığında...
Liyakat yerine mensubiyet tercih edildiğinde...
Devletin imkânları belli bir grubun kadrolaşmasına tahsis edildiğinde...
Devlet içinde paralel bir sadakat ağı oluşturulduğunda...
Artık mesele dinî özgürlük olmaktan çıkar.
Bu, devlet düzeni açısından ciddi bir probleme dönüşür.
Çünkü devlet memurunun sadakati herhangi bir şahsa, şeyhe, lidere veya gruba değil; hukuka ve kamu yararına olmalıdır.
İslam açısından bakıldığında da mesele farklı değildir.
Hz. Peygamber'in emanet ve ehliyet konusunda yaptığı uyarılar son derece açıktır. Bir iş ehil olmayana verildiğinde bunun toplum için büyük bir bozulmaya yol açacağı bildirilmiştir.
Dolayısıyla "bizim adamımız" anlayışı, dindarlığın değil, asabiyetin dilidir.
Şeyh büyüdükçe müridin küçülmesi
Bir başka tehlike de lider kültüdür.
Başlangıçta "Allah'a kul olun" denilir.
Sonra yavaş yavaş "hocaya uyun" denilmeye başlanır.
Daha sonra "cemaatin sözünden çıkmayın" anlayışı yerleşir.
En sonunda ise liderin sözü, neredeyse tartışılmaz bir otoriteye dönüşür.
Burada çok tehlikeli bir psikoloji ortaya çıkar:
Lider hata yapmaz(!).
Eleştiren düşmandır.
Sorgulayan fitnecidir.
Ayrılan hain kabul edilir.
Cemaatin itibarı, hakkın önüne geçirilir.
Oysa İslam'da hiç kimse masum değildir.
Hiçbir insan Allah'ın dininin sahibi değildir.
Hiçbir cemaat İslam'ın kendisi değildir.
Hiçbir şeyh, hoca veya lider sorgulanamaz değildir.
Hakikat şahıslara göre ölçülmez; şahıslar hakikate göre ölçülür.
Cemaat İslam değildir
Belki de en büyük yanılgı burada başlıyor.
Bir insan kendi cemaatini İslam'la özdeşleştirdiği anda eleştiri imkânını kaybeder.
Çünkü cemaate yöneltilen eleştiri dine yöneltilmiş gibi algılanır.
Oysa bir cemaat insanlardan oluşur.
İnsanlar hata yapar.
İnsanların kurduğu kurumlar hata yapar.
İnsanların yönettiği şirketler hata yapar.
İnsanların oluşturduğu vakıflar hata yapar.
Dolayısıyla hiçbir yapı "Biz dine hizmet ediyoruz" diyerek kendisini denetimden muaf tutamaz.
Tam tersine, din adına hareket ettiğini söyleyenlerin şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda daha hassas olması gerekir.
Çünkü insanların güvenini kullanan kişi, sadece insanlara değil, Allah'a karşı da sorumludur.