Sabah saatlerinde bir caddenin kenarında durup insanları izleyin.
Herkes bir yerlere yetişme telaşında. Adımlar hızlı, yüzler ciddi. Ama dikkatli bakınca şunu fark ediyorsunuz: Aynı yolda yürüyen insanların iç dünyaları bambaşka.
Kimisi sadece günü bitirmeye çalışıyor.
Kimisi hayatını toparlamaya…
Kimisi de belli etmeden dağılmış durumda.
Yan yana geçiyoruz birbirimizin içinden.
Omuzlar değiyor belki ama hayatlar değmiyor çoğu zaman. Oysa insan dediğin, farkında olmadan iz bırakan bir varlık. Bazen bir sözle, bazen bir suskunlukla.
Gün içinde söylediğimiz basit bir cümle bile birinin aklında kalabiliyor.
Kimi zaman bir “nasılsın?” sorusu gerçekten sorulmadığı için unutuluyor, kimi zaman da samimi bir ilgi bir insanın gününü kurtarıyor. Küçük şeyler dediğimiz şeyler, aslında hiç de küçük değil.
Bugünlerde insanlar güçlü görünmeye daha fazla çabalıyor.
Ama bu görüntünün altında başka bir gerçek var. Akşam olunca, kalabalık dağılıp herkes kendi evine çekildiğinde, o güçlü görüntü de yavaş yavaş çözülüyor. Herkes kendi derdiyle baş başa kalıyor.
Bu yüzden bu kadar yorgunluk var.
Bu yüzden bu kadar tahammülsüzlük.
Kimi unutmaya çalışıyor,
kimi kaybetmemek için çırpınıyor.
Ama ne olursa olsun hayat devam ediyor.
İnsan bazen isteyerek değil, mecbur kalarak sürdürüyor hayatını. Sabah kalkıyor, işine gidiyor, görevlerini yerine getiriyor. Belki içinden hiçbir şey yapmak gelmiyor ama yine de yapıyor.
Çünkü hayat, durana pek şans tanımıyor.
Arada dönüp bakıyoruz geriye.
Bir sokak, bir ses, bir anı… İçimizde bir şey kıpırdıyor. Bazen bir “keşke” takılıyor dilimize, bazen sadece susuyoruz.
Ama sonuç değişmiyor.
Herkes yürümeye devam ediyor.
Kimi ne için yürüdüğünü biliyor,
kimi sadece yürümek zorunda olduğu için.
Belki de hayatın özeti tam olarak bu:
Herkes kendi yüküyle, kendi hikâyesiyle ilerliyor.
Ve insan…
Ne kadar yorulursa yorulsun,
yürümeyi bıraktığı an gerçekten kaybediyor.