Fikrimin İnce Gülü`ne... Rahmet, Minnet ve Dua..

Abone Ol

Fikrimin İnce Gülü`ne...

Rahmet, Minnet ve Dua...

Ahmet Kabaklı, Sultanahmet`teki Türk Edebiyatı Vakfına davet ettiğinde, benle ne işi ola ki diye meraklanmıştım...

Yirmi-yirmibeş kadar sandalye konulmuş ve hoca da gelenleri karşılamakla meşkuldü, vardığımda...

İşaretle yer gösterdi, sormama fırsat vermeden...

Üç haftada bir, eksiksiz, davetlisiniz dedi herkes gelince ve ev sahibimizi çağırayım artık diyerek, gitti...

Kapı açıldığında, nasıl ayağa fırladığımı, elini uzattığında, ne yaptığımı halen hatırlamıyorum...

Çok defalar bu sahneyi, aynı mekanda ve Cağaloğlundaki Diyanet Vakfında da yaşamama rağmen, o heyecanımı asla yenemedim...

Altı yaşında, misafir olduğumuz Adana`da, baba annemlerin kapısının önünde, amcamın omuzunda, sağ yumruğumu kaldırarak ve cılız bir sesle, bağırışımı, daha doğrusu amcam tarafından bağırtılışımı hatırlıyorum.

Bir sürü bisiklet ve at arabalarından oluşan, siyah, parıltılı ve büyük otomobillerin de çokça olduğu, kalabalık bir konvoy...

Havaya atılan, kaldırımı ve yolları tamamen kaplayan, küçük kağıt bayraklar...

Kırmızı zemin, beyaz bir at...

Kel kafalı, şişman, şapkasını sallayan ve ön dişleri ayrık adam...

Tam da gözlerinin içine bakıyorum...
Bağırıyorum...
Sağ yumruğum havada...

Adını bağırıyorum...
Karşısında heyecanımı, hayranlığımı yenemediğim adamın...

Ama kim olduğunu bilmiyorum o yaşta...
Aslinda, bir isim olduğunu da bilmiyorum...

Hayatım boyunca adını tekrar edeceğimi, fikirlerinden ne kadar etkileneceğimi de...

Adıyaman`da, anne annemin kiracısının oğlu, Tevfik abimin, Remzi ve Mithat abimlerle birlikte, başkalarının bayrağını asmaya hevesli kişilerce pusuya düşürülüp şehit edildiklerinde tanıyorum sonra...

Aynen Adana`da bağırdığım gibi bağıranları...

Sağ yumrukları havada...

Nöbetleşe, taziye yerini bekleyişlerini hatırlıyorum bir de...

Yıllar sonra, fakültede...
o başka bayrağa aşıklarla karşılaşıyorum, okulun ilk günü, anfide...

Bildiri dağıtıyorlar tek tek...

Kırmızı zemin, orak-çekiç...

Yırtıyorum ve itiş kakış...
Suratı nursuz, ağzı bozuk, tiniyetsiz bir kaç zübük...

Ve ilk hadise, bağırıyorum yine adını...

Sağ el yumruk, sağ el işaret parmak ve sağ el kurt bir safta...

Zihni bozuk, kıblesizler tam da karşıda...

İlk kez, Gölbaşına geldiğinde, gizliden bindiğim otobüsle gitmiş ve görmüştüm epey yakından...

Gözlerini diktiğinde gözlerime, bağırmıştım yine adını...

Tam da arkasında asılı al bayrak önünde, açık renkli ceketiyle konuşurken, tebessüm ettiğinde...

Salladığım boyum kadar bayrağı gördüğünde...

Kırmızı Zemin, Beyaz Üç Hilal...

Antalya yolunda, teybi keyfince çalışan ama radyosu bozuk arabadayken, karşıdan gelen ve telaşlı, üç hilalli arabalardı vedasına işaret...

Kendimi, ilk gördüğüm televizyon antenli yere atmama sebep kuşku hali...

Duymaya hiç hazır olmadığım ama içime doğan, çıldırtan hakikat...

Bu gün hala bağırıyorum...
Adını, Fikirlerini, Ülküsünü...

Ve hala söylüyorum ağıdını, türküsünü...

Yandı Yürekler Yandı, Yağan Kar İle Sönmez...

Ve altı yaşındaki gibi...
Sağ Yumruk Havada,

Fikrimin İnce Gülü...
Türk`ün, Son Başbuğu`na...

Rahmet, Minnet ve Dua ile...

Abdurrahman AKÇAL
a.akcal@hotmail.com

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }