Beş kız, dört erkek kardeşin ortancası olarak…
1965 yılında Şambayat’ta doğdu.
Annesi Sidiye Kaya,
babası Şeyho Kaya idi.
Babası, Dandırmaz köyünden yaklaşık,
75 yıl önce Şambayat’a göç etmişti.
Doğduğunda…
Sağlıklı, iri yapılı, güçlü bir bebekti.
Gelişimi son derece iyi gidiyordu.
Üç yaşına geldiğinde:
Kolları, bacakları… gücü, kuvveti…
Adeta bir yiğidin habercisiydi.
Komşular, akrabalar,
mahalleli hep onu konuşuyordu:
“Bu çocuk büyüdüğünde çok heybetli olacak…”
Ama hayat…
Her zaman beklendiği gibi gitmezdi.
Henüz üç yaşındayken hastalandı.
O yıllarda doktora gitmek hem zordu,
hem de son çareydi.
İlk başvurulan yer,
“ocak” diye bilinen,
eğitim almamış piyasa sağlıkçılarıydı.
Ailesi de onu oraya götürdü.
“Çaresi var,” dedi sözde sağlıkçı.
“Bir iğne yaparım, turp gibi olur.”
dedi ve
İğneyi sağ kalçasına yaptı …
Ve o an…
Bir çocuğun kaderi değişti.
İğne kalçadan girer girmez:
Sanki bir sinir kopmuş,
bir hayat çekilmişti içinden.
Müthiş bir çığlık attı.
Sinire denk gelmişti.
Sağ ayağı…
Üç yaşında felç oldu.
Peki ne yapacaktı?
Yıkılmayacaktı.
Tüm yükü sol ayağına verip,
dimdik ayakta kalacaktı.
Öyle de yaptı.
Bu haliyle ilkokulu bitirdi.
Babası çobandı…
Ama babası, bu güçlü kuvvetli oğlunun bu hâline,
daha fazla dayanamadı.
Bir miktar hayvanını sattı,
onu doğrudan Eğirdir Kemik Hastanesi’ne götürdü.
Oradan da bir çare bulunamadı.
Doktorlar:
“Doğuştan olsaydı düzeltebilirdik,
fakat buna yapabileceğimiz bir şey yok,” dediler.
Ayağına destek olması için,
ortopedik bir ortez (aparat) verdiler.
Ama o, bu ortez (aparat) benimsemedi.
Komşusunun buna benzer bir ihtiyacı vardı;
isteyen komşuya verildi.
Bir daha da o ortezi (aparatı) kullanmadı.
Artık bir karar verme zamanı gelmişti.
Hayatını nasıl sürdürecekti?
Ya okuyacaktı…
Ya esnaf olacaktı…
Ya da bir zanaat öğrenecekti…
Ama o…
Bunların hiçbirini yapmayacaktı.
Kendi yolunu seçti:
Baba mesleği olan çobanlığı.
Ve o bu mesleğe başladı.
Bir ayağı felçliydi…
Diğer ayağına yüklenerek,
dağlarda çobanlığa başladı.
Ama bu meslek zordu.
Dağda, bayırda…
Sürekli sol ayağına yüklenerek yürüyordu.
Zamanla o ayağı da eğilmeye başladı.
Destek için elinden değnek düşmüyordu.
Yorulduğunda ise binmek için,
bir binek hayvanı artık şart olmuştu.
O da öyle yaptı.
Hatta bir ara…
Sürüyü tamı tamına 600 küçükbaşa kadar çıkardılar.
1998’de evlendi.
Çok kısa bir süre, 3–5 ay sonra evini ayırdı.
Düğününü yapmış,
Allah’tan başka hiçbir kimseye muhtaç olmadan,
aslanlar gibi geçinip gidiyordu.
Ama çobanlık…
Kırsalın tam ortasında, zor ve riskli bir meslekti.
Yılanı vardı…
Akrebi vardı…
Kurdu, kuşu vardı…
Tehlike her zaman vardı.
Ve bir gün…
Bir akşam üzeri,
gütmüş olduğu sürüyü eve getirirken
ayağında bir sızı hissetti.
Bir baktı… yılan!
“Beni yılan soktu!” diye bağırdı.
Duyanlar geldi.
Doğruca hastaneye götürdüler.
Doktorlar anında müdahalede bulundu.
Bir süre sonra doktor geldi ve şöyle dedi:
“Gereken müdahaleyi yaptık, taburcu olabilirsiniz.
Seni ısıran yılan seni zehirleyememiş…
Sen onu zehirlemişsindir.
O yılan şimdi ölmüştür.”
Hastaneden çıktı…
Ama doktorun söylediklerini merak ediyordu.
Doğruca olay mahalline gitti.
Yılan gerçekten ölmüştü.
Yılanın zehri ona zarar verememiş,
o yılanı zehirlemişti.
Bir başka gün…
Dağda, boyun bölgesinde,
müthiş bir ağrı ve sızlama hissetti.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken,
bir akrebin üzerinden yere düştüğünü gördü.
Hiçbir müdahalede bulunmadı.
Akrep yere düştü…
yavaş yavaş uzaklaşmaya çalışıyordu.
Ama bir anda…
Can çekişmeye başladı.
Akrep onu zehirleyememişti…
akrep zehirlenmişti.
Ve akrep…
öldü.
Babası artık yaşlanmıştı…
Bu mesleği yaklaşık 75 yaşına kadar yapmıştı.
Yetmiş beş yaşında çobanlığı bıraktı.
Ve artık…
Bu işi tek başına sürdürecekti.
Hiçbir kardeşi bu mesleği yapmamıştı, yapmıyordu.
Ama o…
Sağ ayağı felçli,
diğeri eğrilmiş bir vaziyette olsa da
Öyle de yaptı.
Babası çobanlığı bıraktıktan sonra
tam otuz iki yıl daha yaşadı.
Ve…
Tam 107 yaşında vefat etti.
Vefat edene kadar dimdik ayakta kalmış,
bilinen hiçbir hastalığı olmamıştı.
Bu da…
Mesleğin güzelliğiydi.
Artık kendine ait,
altı ahırı olan bir evi olsun istiyordu.
İlk olarak, 440 metrelik arsası bulunan,
eski bir betonarme ev aldı.
Sonra bu evin yanına,
altında ahırı olan yeni bir ev yapmayı planladı.
Ev yaptırmak zordu…
maliyetliydi…
Ama bu mesleğin bereketi sayesinde
o zor görünen hayalini de gerçekleştirdi.
Ve şimdi…
Altında ahırı olan,
kocaman bir ev yaptırmayı başarmıştı.
Elbette bu hayatın bir de yaşlılığı vardı.
Peki o zaman ne yapacaktı?
Geçimini nasıl sağlayacaktı?
Tam da bunu düşünürken
emeklilikle ilgili bir yasa çıktı.
Bu yasaya göre;
geçmişte devlet kurumuna,
tarım ürünü teslim edip
Bağ-Kur kesintisi yapılanlar
borçlanarak emekli olabilecekti.
Bu şartlar tam da ona uyuyordu.
İleride engelli maaşı ile yaşamak istemiyordu.
1990’lı yıllarda,
çobanlığın yanında tütün yetiştirmiş,
ürününü tekele teslim etmişti.
Yıllar sonra…
Bu emeği sayesinde emeklilik hakkı kazandı.
SGK’ya gitti, gerekli işlemleri yaptırdı.
Bağ-Kur’a borçlandı.
Bir kısım hayvanını satarak bu borcu ödedi.
Ve…
Bağ-Kur emeklisi oldu.
Çobanlık mesleğini,
peygamber mesleği olarak görüyordu.
Bu meslek sayesinde,
yaşamı boyunca Allah’tan başka,
hiç kimseye muhtaç olmamıştı.
Bu yüzden…
mesleğini çok seviyordu.
Yaşantısından, mesleğinden,
şikâyet eden milyonlarca sağlıklı insana inat…
O, bu zor mesleği
engelli hâliyle yaparak
herkese örnek bir yaşam mücadelesi sunuyordu.
Bu meslek sayesinde,
kendisini derinden mutlu eden bir rüya görmüştü.
Bu rüyayı,
Allah tarafından kendisine verilen,
bir mükâfat olarak görüyordu.
Peki neydi bu rüya?
Peygamber Efendimizi…
ve onun elini tutan torunu,
Hz. Hüseyin’i rüyasında görmüştü.
Bu rüyayı tüm ayrıntılarıyla hatırlıyor,
anlatırken yüzündeki mutluluğu görmek…
gerçekten görülmeye değerdi.
Bu rüyanın ardından,
gözleri ışıl ışıl oluyor,
yaptığı mesleğin bir karşılığı olarak
Allah’ın kendisine,
bu hediyeyi verdiğine inanıyordu.
Bu meslek sayesinde;
Hiçbir kötü alışkanlığı olmamıştı.
Yaşantısı boyunca
ciddi bir sağlık sorunu da yaşamamıştı.
Sadece bir vesileyle gittiği doktor,
sigarayı bırakması gerektiğini söylemişti.
O da hiç tereddüt etmeden
sigarayı bırakmıştı.
Doktor, uzun süreli sigara kullanımına bağlı
astım riski olduğunu,
düzenli kontrol olması gerektiğini belirtmişti.
Bunun dışında ise…
Kendisini gayet iyi hissediyordu.
Bir ömür boyu…
Hava şartları olağanüstü kötü olmadığı takdirde,
Allah’ın her günü sabah erkenden kalkıp…
Sürüyü önüne katıp,
dağ bayır gezerek
bu peygamber mesleğini,
yaklaşık 50 yıldır yapmaktaydı.
Şu anda 61 yaşındaydı.
Mesleğini çok seviyordu.
Çünkü bu meslek sayesinde,
dünyada Allah’tan başka,
hiç kimseye muhtaç olmamıştı.
Ama içinde bir ukde vardı…
Çocuğu olmuyordu.
Bir iki sefer imkânını zorlamış,
tüp bebek için doktora gitmişti…
ama bir netice alamamıştı.
Yine de…
Umudunu hiç kaybetmedi.
İçindeki o özlem ateşiyle yanıp tutuşuyor,
tekrar bir imkân bulursa,
denemek istediğini söylüyordu.
Bu konu ile ilgili içten içe,
Rabbine sığınıyor, sabırla bekliyordu.
SON SÖZ
Bir ayağı felçliydi…
Ama hayata iki ayağından,
daha sağlam tutundu.
Nice sağlıklı insanın,
şikâyet ettiği bu dünyada,
o engeliyle dimdik yaşadı… bugüne kadar.
Peki kimdi bu çoban?
Şambayat Fatih Mahallesi’nde yaşayan
Mustafa Kaya…
Nam-ı diğer:
ÇOBAN MUSTAFA