Babalar Günü vesilesiyle,
babaların hayat yolculuğuna birlikte bakalım.
Babalar, daha hayatlarının ilk yıllarında
sırtlarına yük yükleyen bazı ağır cümlelerle tanışır:
“Erkek adamsın…”
“Erkekler ağlamaz…”
Aslında hayatın ilk yükleri de o günlerde,
omuzlarına bırakılmaya başlanır.
Daha çocuk yaşlarda,
farkına varmadan sorumlulukla tanışır;
duygularını içine atmayı,
güçlü görünmeyi ve yük taşımayı öğrenir.
Çünkü toplum,
çoğu zaman bu çocuklara çocuk olmayı değil,
güçlü olmayı öğretir.
Biraz büyür…
Beş-altı yaşlarına gelir.
Mahallenin bakkalına, marketine gönderilir.
Fırında pide kuyruğunda beklerken itilip kakılır;
bazen de vicdan sahibi bir büyüğün;
“Bu çocuk çoktan beri sırada bekliyor…”
sözleriyle hem önemsenmenin,
hem de mahcubiyetin duygusunu aynı anda yaşar.
İşte sorumlulukla ilk tanışması çoğu zaman böyle başlar.
Çocukluğu devam ederken farkında olmadan
omuzlarına hayatın küçük yükleri bırakılır.
Ve o yükler, yıllar geçtikçe ağırlaşarak büyür.
Derken gençlik yılları gelir.
Anadolu erkeği,
dünyanın birçok gelişmiş ülkesindeki
yaşıtları gibi ergenlik yıllarını doyasıya yaşama fırsatı bulamaz.
Çünkü daha o yaşlarda zihnini meşgul eden sorular vardır:
“Hangi okulu okuyacağım?”
“Nasıl bir meslek sahibi olacağım?”
“Geleceğim ne olacak?”
Henüz hayatın baharında olmasına rağmen,
omuzlarında geleceğin yükünü taşımaya başlamıştır.
Yirmili yaşlara yaklaşırken bu kez karşısına vatan borcu çıkar.
Askerlik…
Ardından iş bulma telaşı…
Hayata tutunma mücadelesi…
Ve belki de hayatının en ağır sorularından biri:
“Nasıl evleneceğim?”
Ev kurmak…
Geçim sağlamak…
Bir yuva inşa etmek…
Geleceği planlamak…
Düşündükçe yük ağırlaşır, sorumluluklar büyür.
Derken evlilik gerçekleşir.
Bu kez hayatının yeni ve daha zorlu bir dönemi başlar.
Çocuk dünyaya geldiği gün,
artık kendisi ikinci plana düşmüştür.
Çünkü onun önceliği artık evladıdır.
Daha iyi bir eğitim…
Daha iyi bir gelecek…
Daha iyi bir yaşam…
için yıllarca durmadan çalışır.
Sabah erkenden çıkar.
Gece geç saatlerde döner.
Kimi zaman çocuğunun ilk adımlarını,
kimi zaman ilk başarısını,
kimi zaman da büyüdüğünü fark edemeden
çalışma hayatının yoğunluğu içinde kaybolur.
Çünkü o artık yalnızca kendi hayatını yaşamıyor,
ailesinin yükünü omuzlarında taşıyordur.
Atalarımızın dediği gibi:
“Erkek yüküyle, yiğit sözüyle belli olur.”
Anadolu babasının ömrü de çoğu zaman
işte bu yükü taşımakla geçer.
Yıllar geçer…
Evlatlar büyür.
Baba, çoğu zaman sevgisini göstermekte
anne kadar başarılı olamaz.
Çünkü o; sevgisini sözlerle değil, çalışarak,
çabalayarak ve fedakârlık yaparak göstermeye alışmıştır.
Bu yüzden yaptığı birçok fedakârlık
zamanla görünmez hâle gelir.
Oysa evin kirasında,
çocuğun eğitim masraflarında,
alınan bir kitapta,
ödenen faturaların ardında çoğu zaman
onun uykusuz geceleri vardır.
Ay sonunu getirebilmek,
çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve ailesine mahcup
olmamak için adeta bir muhasebeci titizliğiyle hesap yapar.
Bazen kendi ihtiyaçlarından vazgeçer.
Bazen almak istediğini yıllarca erteler.
Bazen de kimsenin bilmediği sessiz fedakârlıklar yapar.
Bu fedakârlıkları en güzel şekilde,
bizzat çokça şahit olduğum
Anadolu babalarının şu sözü anlatır:
“Üstümdeki kıyafetlerin ve ayağımdaki ayakkabıların
hiçbiri benim değil; çocukların giymedikleri.”
Aslında bu cümle,
birçok Anadolu babasının hayat hikâyesinin kısa bir özetidir.
Ve tüm bunlarla beraber,
gecenin sessizliğinde
Rabbine açılan ellerde de yine onun görünmeyen emeği vardır.
Hayat ise burada bitmez.
Çocukların eğitimi…
İş sahibi olmaları…
Evlilikleri…
Torunlar…
Derken bir ömür geçer gider.
Çünkü birçok baba için hayatın özeti şudur:
Kendi mutluluğunu ertelemek,
ailesinin mutluluğunu öne koymak.
Tam her şey biraz olsun düzene girdi derken,
Anadolu babası alınan bir telefonla tüm hayalleri suya düşer.
Karşıdaki ses evladına aittir:
“Anne, çocuğa bakacak kimse yok.
Gelip bakabilir misin?”
İşte o telefonla birlikte,
yıllardır hayalini kurduğu
sakin ve huzurlu emeklilik günleri de çoğu zaman
başka bir bahara kalır.
Çünkü anne gider.
Ev sessizleşir.
Sofra eksilir.
Güzel sohbetlerin yerini yalnızlık alır.
Yıllarca omuz omuza yürüdüğü eşi artık yanında değildir.
Hiç tasvip etmediği,
evli-bekâr hayatı bu yaşta başlar.
Fakat Anadolu babası bunu da içine atar.
Sitem etmez.
Şikâyet etmez.
Atalarımızın dediği gibi, yüreğine su serperek;
“Evlat ceviz, torun ceviz içi.”
der ve bununla teselli bulmaya çalışır.
Fakat gerçek çoğu zaman çok farklıdır.
Lakin bu gerçeği hiçbir zaman dile getiremez.
Yanlış anlaşılmalara ve gereksiz yorumlara
mahal vermemek için susmayı tercih eder.
İçinde farklı duygular taşısa da,
dışarıya karşı mutlu olduğunu söyler.
Çünkü Anadolu babası,
yükünü paylaşmaktan çok taşımayı öğrenmiştir.
Tüm bunların yanında,
maddi durumu yerinde olan birçok evlat;
yurt içi ve yurt dışı tatillerinde,
şezlonglarda güneşlenirken keyifle yudumladığı
içeceklere, içtiği kokteyllere ve lüks restorantlarda
bıraktığı bahşişlere harcadığı paranın
çok daha azıyla anne ve babasına birkaç
günlük güzel bir tatil hediye edebilecekken,
bunu yapmayı çoğu zaman aklına bile getirmez.
Üstelik bununlada kalmaz ;
bir de üstüne istek ve arzularını sıralar:
Köy peynirini,
köy yoğurdunu,
kurutmalıkları,
pekmezi,
istemeyi bilir, bunları unutmaz.
Fakat yıllarca kendi hayallerinden vazgeçip
evlatlarının mutluluğu için yaşayan babasına
kısa da olsa bir tatil yaptırmayı,
bir geziye göndermeyi ya da belki de
yıllardır içinde ukde kalan küçücük,
bir arzusunu gerçekleştirerek gönlünü almayı
çoğu zaman düşünmez; hatta aklına bile getirmez.
Oysa bazı babalar,
bir ömür boyunca evlatlarının
mutluluğu için kendi mutluluklarını ertelemiş,
kendi hayallerini sessizce toprağa gömmüştür.
Bugün yaşlandıklarında ise pahalı hediyeler değil;
hatırlanmayı, değer görmeyi,
bir teşekkür duymayı ve birkaç güm olsun
dinlenebilmeyi beklerler.
Çünkü bazen bir babanın en büyük hayali;
yıllarca sırtında taşıdığı ailesi tarafından
bir kez olsun omuzlara alınmaktır.
Hayatın yükü ise yaş ilerledikçe daha da ağırlaşır.
Sağlık sorunları başlar.
Güç azalır.
Enerji tükenir.
Ama yine de ailesine yük olmamaya çalışır.
Çünkü yıllarca yük taşımaya alışan babalar,
yük olmayı kolay kolay kabullenemezler.
Atalarımızın dediği gibi:
“İhtiyarlık, ikinci bir çocukluktur.”
Ancak birçok Anadolu babası, çocuklaşmayı değil;
sessizce katlanmayı tercih eder.
Fakat hasta ve bakıma muhtaç
olduğu günlerde en büyük imtihanlardan biriyle karşılaşır.
Çocuklarının;
“Çok işim var…”
“Çocuğun okulu var…”
“İzin alamıyorum…”
gibi gelemeyeceğini ilgilenemeyeceğini belirten
üfürükten teyyare mazeretleri peş peşe sıralanır.
Bizzat şahit olduğum, birçok evlat yetiştirmiş,
neredeyse hepsini okutmuş
yaşlı ve hasta bir baba bir gün bana şöyle demişti:
“Kemal Bey,
maddi olarak hiçbir ihtiyacım yok.
Ama kendi paramı kendime harcayamıyorum.”
İşte bu söz acı bir gerçeği en güzel bir şekilde anlatmaktaydı.
Çünkü hiçbir evladı yanında değildi.
İhtiyaçları için bir yere gidecek gücü de kalmamıştı.
Maddi anlamda yoksul değildi.
Ama manevi anlamda büyük bir yoksunluk içindeydi.
Ve ne yazık ki ömrünü verdiği evlatlarına rağmen
mağdur bir şekilde hayata veda etti.
Belki de bu yüzden
Anadolu’da çok anlamlı bir söz vardır:
“Dağ ne kadar yüce olsa da yol üstünden aşar.”
Babalar da hayatın bütün yüklerini sessizce taşırlar.
Yorulurlar.
Yıpranırlar.
Ama aileleri için yürümeye devam ederler.
Çünkü baba;
çoğu zaman duygularını dile getirmeyen,
fakat ömrü boyunca ailesi için mücadele eden
sessiz bir kahramandır.
Tüm bunlara rağmen,
Babalar Günü’nü sadece edilen bir telefonla
ya da alınan bir tişört ve benzeri hediyelerle kutlamak,
babaların yıllarca omuzlarında taşıdığı fedakârlıkların
karşılığı olmaktan uzaktır;
vicdani açıdan da eksik kalır.
Çünkü;
“Baba çınar gibidir; meyvesi olmasa da gölgesi yeter.”
Bu vesileyle;
başta şehit babaları olmak üzere,
evladı için ömrünü adayan,
alın teriyle ailesine helal lokma götüren,
varlığıyla güven veren tüm babaların
Babalar Günü’nü yürekten kutluyorum.