Anadolu’da kadınlarımızın ortalama evlilik yaşının,
yaklaşık yirmi altı olduğunu düşündüğümüzde,
aslında bu yaş yalnızca bir evlilik başlangıcı değildir.
Aynı zamanda büyük bir fedakârlığın,
sessiz bir adanmışlığın ve ömür boyu sürecek,
bir mücadelenin başlangıcıdır.
Çünkü Anadolu kadını için evlilikten sonra,
hayat artık yalnızca kendisine ait değildir.
Allah nasip edip anne olduğu andan itibaren;
hayatının merkezi artık doğacak evladı olur.
Dokuz aylık hamilelik süreci…
Başlı başına büyük bir mücadeledir.
Uykusuzluklar…
Ağrılar…
Endişeler…
Fedakârlıklar…
Ama annenin dilinde hep aynı dua vardır:
“Yeter ki sağlıklı doğsun…”
Çocuk doğar…
Bu kez başka bir mücadele başlar.
“İnşallah yürür…”
“İnşallah konuşur…”
“İnşallah sağlıklı büyür…”
Anne artık kendisini ikinci plana koymuştur.
Kendi sağlığı önemli değildir;
çocuğunun sağlığı önemlidir.
Kendi uykusu önemli değildir;
çocuğunun huzurlu uyuması önemlidir.
Kendi planları yoktur artık…
Evladının geleceği vardır.
Anadolu Annesi Kendisi İçin Yaşamaz
Çocuk büyür…
Okul yılları başlar.
Sabah erken kalkılır,
kahvaltılar hazırlanır,
çantalar kontrol edilir,
hasta olmasın diye üstü örtülür.
İlkokul…
Ortaokul…
Lise…
Üniversite…
Anne için geçen yıllar;
“Acaba çocuğum iyi mi?” endişesiyle geçer.
Ve nice Anadolu annesi vardır ki…
Kendi imkânı çok kısıtlı olmasına rağmen,
çocuğu arkadaş ortamında mahcup olmasın diye,
en kaliteli ayakkabıyı almıştır.
Kendi elbisesini yıllarca değiştirmemiş,
ama evladına en güzel kıyafetleri giydirmiştir.
Kendi ihtiyaçlarını ertelemiş,
ama çocuğunun eksik kalmaması için,
varını yoğunu ortaya koymuştur.
Çünkü anne için önemli olan kendisi değil,
evladıdır.
Sonra çocuk büyür…
Meslek sahibi olur…
Yuvasını kurar…
Anne bu kez:
“İnşallah mutlu olsun…” diye dua eder.
Ve çoğu Anadolu annesi,
çocuğunun mürüvvetini gördüğü gün,
artık rahat edeceğini düşünür.
Ama gerçek çoğu zaman öyle olmaz.
Çünkü annelik bitmez.
Sadece şekil değiştirir.
Fedakarlık Torunlarla Devam Eder
Çocuk evlenir…
Anne bu kez:
“Acaba akşam ne yediler?”
“Üşüdüler mi?”
“Yolda dikkatli gittiler mi?” diye düşünmeye başlar.
Sonra torun gelir…
Ve anne,
ikinci bir annelik dönemine daha girer.
Yıllarca büyüttüğü evladının ardından,
şimdi de torun büyütmeye başlar.
Sabah erken kalkar…
Uykusuz kalır…
Yorulur…
Ama yine de şikâyet etmez.
Çünkü Anadolu annesinin sevgisi;
hesap yapan bir sevgi değildir.
Peki Biz Annemizi Gerçekten Hak Ettiği Gibi Seviyor Muyuz?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bir anne…
Evladına servetini, ömrünü verir.
Güzel bir hayatı,
güzel bir mesleği,
kaliteli ve rahat bir yaşantısı olsun diye,
yıllarca her şeyini ortaya koyar.
Ama ne acıdır ki bazen…
O anneye reva görülen şey;
evladının eski telefonu olur.
Tuşları zor çalışan,
ekranı kırılmış,
artık kullanılmak istenmeyen bir telefon…
Bazen de:
“Anne bunu ben artık giymiyorum, sen giyersin.”
denilen eski kıyafetler…
Oysa anne,
evladına verirken hiçbir zaman eskisini vermemiştir.
Daima en iyisini istemiştir.
Kendi yokluk içinde yaşarken bile,
çocuğunu eksik bırakmamıştır.
Ama yıllar sonra…
Evladı tatillere gider…
Gezilere çıkar…
En güzel sofralarda oturur…
En güzel mesire yerlerinde;
kebabını,
kavurmasını,
saç tavasını yer,
şezlongda kokteylini yudumlar…
Fakat annesini bir gün olsun:
“Anne seni de gezdireyim…”
“Anne bugün birlikte güzel bir yemek yiyelim…”
“Anne biraz da sen dinlen…”
diyerek yanına almaz.
Bazı anneler,
ömürleri boyunca denizi sadece televizyondan izler.
Bazı anneler,
hayatları boyunca bir restoranda,
baş köşeye oturmanın ne olduğunu bilmez.
Bazı anneler,
evladına ömrünü verir…
Ama yaşlandığında yılda bir kez,
verilen bir çiçekle hatırlanır.
İşte insanın içini en çok acıtan şey de budur.
Anneler Günü Sadece Çiçekle Olmaz
Elbette çiçek güzeldir…
Ama bir ömür kendisini,
evladına adamış bir annenin hakkı,
yılda bir gün verilen kuru bir çiçek olamaz.
Çünkü anne;
gençliğini vermiştir…
uykusunu vermiştir…
sağlığını ertelemiştir…
hayatını evladına adamıştır.
Biz ise çoğu zaman sadece:
“Anne dolmanı özledim…”
“Anne akşam size geliyoruz…”
“Anne yemek hazır mı?” demişizdir.
Anne yine mutfağa girmiş…
Yine saatlerce uğraşmış…
Yine herkesi doyurmuştur.
Evde herkes yemekten sonra,
midesini rahatlatmak için balkonda,
sodasını yudumlayıp,
keyif sigarasını içerken;
içeride bulaşık yıkayan annesine seslenir:
“Anne, çay hazır mı?”
Peki o anne ne zaman gerçekten dinlenmiştir?
Annelerimizin De Hakkı Var
Annelerimizin de:
gezmeye,
dinlenmeye,
güzel sofralarda baş köşeye oturmaya,
yorulmadan bir gün geçirmeye hakkı vardır.
Bir anne için bazen en büyük mutluluk;
pahalı hediyeler değil,
yükünün hafiflemesidir.
Mesela bir gün:
“Anne bugün mutfağa girme.”
“Bugün çayı biz hazırladık.”
“Bugün bulaşıkları biz yıkıyoruz.”
“Bugün sadece sen dinleneceksin.”
demek…
İnanın,
bir demet çiçekten çok daha değerlidir.
Çünkü anne;
hediyeden önce değer görmek ister.
İmkânı olan bir evladın;
annesine güzel bir telefon alması,
onu güzel bir sofraya götürmesi,
tatile götürmesi,
götüremezse dahi bir gün olsun gezdirmesi,
hayatını kolaylaştırması…
İşte gerçek Anneler Günü budur.
Son Söz
Annelerimizi sevmek;
sadece yılda bir gün çiçek almak değildir.
Onların yükünü hafifletmektir.
Hayatlarını kolaylaştırmaktır.
Kendilerini değerli hissettirmektir.
Bir gün gözlerinin içine bakıp:
“Anneciğim…
Seni çok seviyorum.
İyi ki bizim annemizsin.”
diyebilmektir.
Çünkü dünyada bizi;
karşılıksız,
hesapsız,
çıkar gözetmeden seven en büyük yürek,
annelerimizin yüreğidir.
Ve unutmayalım:
Annelerimiz sadece bir güne değil,
ömür boyu vefaya layıktır.