Benim Kutsalım Senin Kutsalını Döver

Abone Ol

Toplumsal bir cinnetin, organize bir sığlığın tam ortasında yaşıyoruz. Herkesin dilinde bir "kutsal" sakızı, herkes kendi fildişi kulesinden yukarılara baka baka kendi doğrusunu yüceltme yarışında.

"Yok efendim onun kutsalı TIRT, bunun kutsalı KOF, en yücesi, en mikemmeli bizzat benim kutsalım!" narsisizmi, sokaklardan akademilere kadar her köşe başını tutmuş durumda.

Evet Narsizm, kişinin kendine aşırı hayranlık duyması, kendi benliğini her şeyin merkezine koyması ve empati yoksunluğu yaşaması durumudur. Narsistler, kendine ait olanı göklere çıkarırken, yanı başındakinin varlığını, acısını ve kimliğini tek bir hamleyle değersizleştirme, yok sayma opsiyonunu anında devreye sokarlar. Oysa başını o bencil konforundan azıcık kaldırıp bakan her akıl görecektir ki; bu dünyada sadece "sen ve senin değerlerin" yok, başkaları ve onun değerleri de var!

Başkalarının da var olduğu gerçeğini idrak etmek için dahi bir entelektüel kapasite aranır oldu ki, bu vizyonsuz uyuşmuşluk toplumun üzerine çökmüş koca bir karabasan halini almıştır. İnsan, sormadan edemiyor: Sana kutsal ve dokunulmaz olan şey, tam da aynı mantıkla başkasının da kendi kutsalını meşrulaştırmasının önünü açmaz mı?

Eğer bir değer, sınırları aşan evrensel bir nitelikte düşünülmezse, orada ahlak değil, sadece faşizm doğar ve o faşizm bizzat bu bencil kibirden beslenir.

"Ben ve öteki" ayrımı başladığı an, kendinden olmayanı düşmanlaştırma tiyatrosu sahneye konur. İşte tam da bu noktada net ve maskesiz konuşmak gerekir. Örneğin iç içe yaşadığımız Kürt milletinin kendi manevi, kültürel ve ahlaki değerlerini yüceltmesi, kendi ana diline, kimliğine ve inancına sahip çıkması onurlu bir dava mıdır, değil midir, olmalı mıdır? Yoksa bu hak sadece egemen olanın kendini öyle hissedenin tekelinde midir?

Evrensel bir adalet terazisinde, bu haklı duruş tüm milletler için aynı derecede kutsal görülmeli ve aynı cesaretle savunulmalıdır. Bencillik ne bireyin ne de bir milletin karakteri olmamalıdır. Herkes kendine göre uludur, yücedir, mükemmeldir. Bunun bir terazisi olsa da yokmuş gibi davranılıyor.

Aksi bir tavrı takınmak, diğerlerini görmezden gelmek, yok saymak ya da daha da ileri gidip o insanları düşmanlaştırıp terörize etmek, eğer bir terazi varsa hangi ahlaki teraziye sığar? Bu kutsiyetler sarmalında kimse köşesinde karınından konuşmamalı, bu riyakârlık maskeleri bir an önce indirilmelidir.

Toplumda feci bir yanılgı var; aptal olmakla bencil olmak sürekli birbirine karıştırılıyor. Oysa mesele basittir: İnsan ve insanlık onuru tam da bu kırılma noktasında belirleyici olmaktadır. Gerçekten insan olabilmenin asgari yolu, kendin için, kendi değerlerin için neyi istiyor ve hangi hakları benimsiyorsan, aynısını hiç çekinmeden "öteki" dediğin başkası için de isteyebilmektir. İşte hakiki ahlak ve samimiyet tam olarak burada düğümlenmektedir.

"Değerler" adı altında ne büyük haltlar yenildiğini, en kutsal mefhumların arkasına sığınarak ahlaksızlıkların üstünün örtüldüğünü bu ülkede hemen hemen her dönemde nefesimiz kesilerek görüp yaşamadık mı?

Kulaklarımızı sağır eden o riyakâr din, iman, ahlak, maneviyat hele de vatan-millet naralarının arkasında hangi devasa rantların bölüşüldüğünü, kutsal addedilen hangi maskelerin altında tacizlerin, tecavüzlerin ve insanlık suçlarının sinsice gizlendiğini iyiden iyiye biliyoruz. Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta insanları diri diri yakan, sokak ortasında linç kültürüyle beslenen o organize güruh, hep o bayraklaştırdıkları sahte kutsalların arkasına saklanmadı mı?

Cezaevlerini birer zulümhaneye çeviren, hukuk garabetleriyle adaleti her gün yeniden katleden bu pısırık sözde vatansever eyyamcılar; Ahmet Kayaları sadece kendi anadilinde şarkı söylemek istediği için linç edip sürgünlerde ölüme mahkûm ederken de aynı "kutsal değerler" tiyatrosunun arkasındaydı.

Bu tiyatronun en sinsi sahnesi ise, ülkemizde yaşanmıştır. Örneğin "Türklük" değeri tekçi ve saldırgan bir kibirle öne çıkarılıp, bu toprakların kadim evlatlarını yok sayma politikasında kullanılmadı mı? Hatırlayın bir dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un "Öz Türk olmayanların bu ülkede tek bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır" diyen o faşizan zihniyeti ile Cemal Gürsel’in Kürt kimliğini bütünüyle inkâr edip "Kürdüm diyenin yüzüne tükürün" noktasına varan nefret söylemleri, devlet aklı diye bu topluma dayatılmadı mı?

Kürtçe konuşmayı yasaklayan, koca bir halkın dilini, kültürünü ve varoluşunu yok sayan bu kibirli körlük; asıl büyük felaketin, yani kendi yarattığı o yasaklar döngüsünün ve çözümsüzlüğün kapısını aralamadı mı?

Kendinden olmayanı düşmanlaştırıp terörize eden, her hak arayışını tankla, dipçikle ve asimilasyonla bastırmaya çalışan bu tekçi akıl, bugün içinden çıkamadığımız o büyük şiddet girdabını ve terör ortamını bizzat kendi elleriyle besleyip büyütmedi mi?

Peki, o karanlık dönemlerin, o akıl dışı yasakların ardından gelen sahte pişmanlıklar, timsah gözyaşları ve "aslında hepimiz kardeşiz" konforundaki o uydurma mazeretler; elimizden kayıp giden o geri dönüşsüz zamanı, hunharca harcanan pırıl pırıl insanları, yitip giden maddi ve manevi değerleri geri getirebildi mi? Asla!

Güç odaklarının sofrasında kırıntı toplamak için taklalar atan okumuş cahiller ordusu bu katliamları, bu dil yasaklarını ve hukuksuzlukları görmezden gelip kafasını kuma gömerken, olan hep o sahte kutsalların gölgesinde geleceği çalınan ve yarınsız bırakılan çocuklara oldu. Geçmişin o sinsi dilsiz şeytanlığı, bugünümüzü rehine alan telafisiz birer utanç ve koca bir toplumsal enkaz olarak tarihin sayfalarına çoktan kazındı.

Bir değeri yüceltmek için diğerini aşağılamak, kendi doğrunu var edebilmek adına ötekini hunharca yok saymak ne kadar basit ve ucuz bir yöntem, değil mi? Bu topraklarda yüzyıllardır Türkü, Kürdü, Ermeni’yi, Yunanı, Sünni’yi, Alevi’yi, Ezidi’yi ya da dinsizi kendi sığ kalıplarına sığdıramayanlar, her dönem birilerini düşmanlaştırarak kendi sahte kutsallarını beslediler. Üstelik bu zehirli refleks sadece siyasetin koridorlarında değil, popüler kültürün ve gündelik hayatın iliklerine kadar işledi.

Cüneyt Arkın’ın o klişelerle dolu tarihi filmlerindeki karikatürize edilmiş, hatta aşağılanan "öteki" figürlerinden tutun da, günümüz ekranlarını ve kürsülerini işgal eden kimi liyakatsiz yöneticiler, siyasetçiler ve kimi hacı hoca takımının nefret kusan, parmak sallayan sığ retoriklerine kadar her yerde aynı ilkel refleksle karşılaşıyoruz.

Kendini yüceltmek için bir başkasının varlığına, diline ya da inancına basarak yükselmeye çalışan bu kolektif körlük, toplumsal barışımızı kemiren ve insanlık onurunu ayaklar altına alan en organize çürümedir.

Evrensel Körlük ve Diplomalı Cehalet

Bugün TBMM’de, Kürtçe bilinmeyen bir dil olarak kayıtlara geçmiyor mu? Alevilerin binlerce yıllık değerleri, Cemevleri ibadethane olarak görülmemesi o değerlere hakaret midir, değil midir? İllaki bir stand-up da, bir film de, tiyatroda skeçte veya bir fıkranın içinde kullanıldığında mı karşılık bulmalı? Bu ve benzer örnekler maalesef hemen her coğrafyada sıkça karşılaşılan bir durum halini almış ve devam etmektedir.

Eğer senin mantığın "Benim kutsalım yücedir, uludur, böyüktür; senin kutsalcığını döver" sığlığında debeleniyorsa, bu durum apaçık bir zeka geriliğinin ve ahlaki çürümenin göstergesi değil midir?

Ne acıdır ki, ana sınıfı düzeyindeki çocuklara öğretilen bu asgari adalet önermesinden yoksun, aklı başında olduğunu iddia eden nice okumuş yazmış insan ortalıkta arz-ı endam ediyor.

Heybelerinde koca koca unvanlar taşıyan, her fırsatta bilinçli ve duyarlı görünen o sözde entel danteller ordusunu ibretle izliyoruz. İş kendi konfor alanlarından çıkıp evrensel bir ilkeyi savunmaya geldiğinde, o parlak unvanlarının arkasına saklanıyorlar. Kutsiyet maskesi altına gizlenerek demokratik ilkelerden, insan haklarından ve evrensel duruştan ilk saniyede vazgeçiveriyorlar.

Bir masada sessizce oturan unvanlıların, yanlarındaki zulme ses çıkarmaması onları da o zulmün ortağı ve faili yapar. Bugün de başkalarının hakları çiğnenirken kafasını yana çeviren, dilsiz şeytanı oynayan her modern görünümlü figür, bu toplumsal çürümenin sinsi birer mimarıdır. Kendi halkının haklarını savunurken aslan kesilip, Kürtlerin ya da bir başkasının en doğal insani hakları karşısında tırsıp kabuğuna çekilenlerin trajedisi, insanlık dışı bir seçici duyarlılık hastalığıdır. Hayvanı sevmeyi, doğayı korumayı çağdaşlık zannedip, insan hakkı gasp edilirken suskunluğa gömülen bu sahte aydınların ruhu bomboş birer zaman kaybıdır.

Kendi kutsalımız adına yaptığımız bunca kötülükle bugüne kadar dürüstçe yüzleşebildik mi, yüzleşemedik mi? Biz hep mi mükemmeliz acaba, yoksa sadece kendimizi gaza getirmeyi, hamasi nutuklarla uyutulmayı mı seviyoruz?

Çevremizi kuşatan o tescilli yalakalık, fütursuz kayırmacılık, adaleti katleden torpiller, doymak bilmeyen rant kavgaları, belimizi büken zamlar, kaynağı ve hesabı asla verilmeyen o şaibeli zenginlikler ve sokakları esir alan mafyatik yapılanmalar, o dilimizden düşürmediğimiz kutsal değerlerimizin, o göklere çıkardığımız ahlaki yüceliğimizin tam olarak neresinde duruyor?

Basın yayın organları da beslendikleri zihniyetin ve dayatılan kutsalların borusunu öttürüyor. Objektif olmak, bu kirli çarkın içinde maalesef hiç karşılık bulamıyor. Paranın ve gücün olduğu yerde, en dokunulmaz sanılan kutsallar bile anında satılabiliyor. Aslına bakılırsa bu ikiyüzlü politikalar yüzünden her türlü değer/değerlerimiz eriyor; artık değere değil, o değeri kimin sırtladığına hatta pazarladığına bakılıyor. İşte bu kirli tüccarlık, o değerleri değer olmaktan çıkarma noktasına taşıyor. Sonra da kendi ellerimizle kuruttuğumuz bu iklimin faturasını çocuklarımıza kesip, "Bu gençlik nereye gidiyor, neden değerlerine sahip çıkmıyor?" diye haykırıyoruz.

Bu riyakârlık çemberini yırtıp kendimizle dürüstçe yüzleşmediğimiz sürece, sığındığımız tüm o kutsallar koca bir yalandan ve ahlaki çürümemizi gizleyen kullanışlı birer maskeden başka bir şey olmayacaktır.

Gelgelelim zor sorulara:

Bizim değerlerimiz kutsallarımız iyi hoş da bu dünyada hiçbir değer dokunulmaz mıdır, hiçbir kutsal eleştirilemez mi?

Bu körü körüne biat mantığının ve kutsallık zırhının dozu nerede başlayıp, nerede bitmeli?

Bu değerlerimiz, kutsallarımız kulağa hoş geliyor, değil mi? Peki, körü körüne saplanıp kaldığımız bu dogmalar gelişmemize ne oranda katkı sundu?

Batı ortaçağında o karanlık Engizisyon dönemlerini bir düşünün; o akıl dışı nice "kutsal" değer adına bilim insanlarının yakıldığını, insanlığın nasıl bir karanlığa mahkûm edildiğini biliyoruz.

Ya kendi coğrafyamızın utanç sayfalarına ne demeli? Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, din ve töre ambalajıyla küçük yaşta evlendirildiği, mal gibi satıldığı o gelenekler, yüzyıllarca hep bu sözde "değerler ve kutsallar" arkasına saklanarak meşru hale getirilmedi mi? Kendini hiç sorgulamadan geçmişin tortularına saplayan, aklı ve vicdanı dışlayan her kutsal, toplumu ileriye taşımak bir yana, insanlık onurunu bizzat kendi elleriyle katletmedi mi?

Bunları dile getirmek gerekmez mi? peki bunu kim ve kimler yapacak, yapmalı?

Kültür sanat ve edebiyat bunun neresinde yer almalı?

Tahammül eşiğiyle gerçeklerin sınırı nerede kesişecek?

İşte bir değerin meşruiyeti, onu dile getiren figürün ne kadar haklı ve ahlaki konuştuğuna göre mi, yoksa arkasına topladığı o uyuşmuş kitlenin sayısına göre mi belirlenmeli?

Bir fikri ya da değeri sırf geniş kitleler alkışlıyor diye dokunulmaz ilan etmek, evrensel adaleti değil, sadece organize bir zorbalığı besler. Eleştiriden, sorgudan ve akıl süzgecinden kaçırılan her değer, zamanla kendi bağnazlığını yaratan kullanışlı bir silaha dönüşür. Gerçek bir ahlaki yücelik, eleştirilmekten korkmaz; aksine sorgulandıkça içindeki cevheri kanıtlar. Kutsiyet adına sorgulamayı yasakladığımız her an, kendi elimizle fildişi kulelerinde oturan yeni asalaklar ve dokunulmaz canavarlar yaratmaktan başka bir halt yemiş olmayız.

Son nefeste çaresiz keşkelerin ardına sığınmak, uyanmak istemeyen bu asalak güruhu sarsmaya çalışarak ömür sermayesini tüketmek artık bizim işimiz olmamalıdır. Bu bilmeme, görmeme konforu, bu organize uyuşukluk kırılmadığı sürece, insanlık mertebesine ulaşılamayacaktır. Kendi potansiyelinin ve insanlık onurunun farkında olan her dik duruş, bu sahte kutsallık tiyatrosunu reddetmek zorundadır.

Ya bu ilkesiz eyyamcıların, bu okumuş cahillerin sahte dünyalarına sınır çekeceğiz ya da onlarla aynı çuvala girip kendi insanlığımızı da ucuzlatacağız. Çünkü adalet ve insanlık, sadece kendi kutsalını değil, herkesin hakkını, kutsalını aynı cesaretle savunabilenlerin omuzlarında yükselecektir.

Mesut AKÇA

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }