Ayıp değil mi?

Abone Ol

Yıllardır aynı kasabada terzilik yapan yaşlı bir adamın hikâyesi bu.

Yalnızca iyi dikiş diktiği için değil, iyi insan yetiştirdiği için de saygı duyarmış herkes ona.

Yanında işe başlayan çıraklara hem makası, iğneyi, kumaşı öğretirmiş.

Hem de ayıbı…

Müşterinin arkasından konuşulmaz, gülünmez.

Emanet kumaştan zerre çalınmaz.

Yanlış dikilen iş asla gizlenmez.

İşin ederinden fazla para kesinlikle alınmaz.

Yıllar sonra bir gün dükkâna, çıraklığını başka yerde yapmış olan genç bir yardımcı almış. Eli hızlıymış. Sözü hazırmış. İşten de anlıyormuş. Ama sürekli müşterinin arkasından konuşuyor, fazla kumaşı kendine ayırıyor, kusurlu işi “böyle istediniz” diye geri veriyor, yaşlıların saflığını kazanç sayıyormuş.

Usta bir süre susmuş.

Sonra dayanamamış ve sormuş:

“Ayıp değil mi evladım?”

Genç şaşırmış.

Ne ayıbı usta?” demiş.

Herkes böyle yapıyor. Ben eski ustamın yanında da böyleydim, ondan da böyle öğrendim.

İşte o gün yaşlı terzi anlamış:

Bazı insanlar ayıbı inkâr etmezler… Çünkü öğrenmedikleri için neyin ayıp olduğunu bilmezler.

Ve o zaman “ayıp değil mi?” sorusu da karşılığını kaybeder. Çünkü ayıp değil mi? Sorusu ancak ayıpların ortak olduğu yerde karşılık bulur.

Bir toplumun asıl yıkımı, insanların ayıp işlemesiyle değil; ayıba birlikte ayıp diyememesiyle başlar. (alıntı)

Uzun zamandır değerlerimizin aşınmasından, sosyal çürümeden ve “insanlık” hasletlerimizin kaybolmasından bahseder, kendimizce bir şeyler söyler, önerilerde bulunuruz.

O kadar.

Çözülme ve çürüme hız kesmeden devam eder.

Belki de Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi, samanlıkta kaybedilen iğneyi sokak lambasının altında aradığımızdandır esas çıkmazımız.

Fazla söz hacet yok.

Ben kıssayı paylaşayım, hisseyi de artık nasibi olanımız alır.

Vesselam.

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }