ASIL DEPREM OKULLARDA

Abone Ol

“Ben anası okuma yazma bilmeyen, babası ilkokul mezunu bir dolmuş şoförünün çocuğuyum. Bizi bu yola sokan ebemin, dedemin duası, anamın, babamın gayreti. Babamın iki, üç tane dolmuşu vardı, dolmuşları sattı. 'Bunlar dolmuşa gider, gözü oraya kayar. Ben bu dolmuşları satayım, onlar okusunlar. İlkokul mezunu ama bunu düşündü, biz okuyalım diye dolmuşu sattırdı. 6 kardeşiz ve hepimiz de okuduk. Bir yerlere geldik, uğraşıyoruz. Elimizden gelen gayreti de yapıyoruz. Memlekete hizmet için buradayız.”

Yukardaki sözler şu anki Milli Eğitim Bakanımız Sn Ziya Selçuk’a ait. Yanlış anımsamıyorsam eğer “Öğrenci Başarı İzleme Araştırması” basın toplantısından alıntı. Eğitimin içinden gelmiş ve hemen her kademesinde görev yapmış bakanımızın bu sözleri; aslında toplumumuzun geçmişte “okul” ve “eğitim” kavramlarına bakış açısını çok net yansıttığı için paylaşmak istedim.

Zira her fırsatta dile getirdiğim gibi eğitim sistemindeki çarpıklıklar, bir türlü oturmayan ve bu yüzden de her fırsatta değiştirilen sistem, yaşam becerilerinden ziyade kapital bir bakış açısıyla akademik başarıya odaklatılmış ve sayısı on milyonları bulan ama tüm gayretlerine rağmen ellerindeki diplomalarla iş bulamayan gençlerimiz eğitime olan yukardaki inancı yavaş yavaş törpülüyor artık.

Az evvel andığım ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 4.sınıfta öğrenim gören 112 bin öğrenci ile yapmış olduğu “Öğrenci Başarı İzleme Araştırması” adındaki saha çalışmasının sonuçları bile benim bu tezimi doğrular nitelikte ne yazık ki. Zira bu araştırma sonuçlarına göre bu çalışmaya katılan 112 bin çocuğumuzun yüzde 40’ı okuduğunu anlayamıyor. Matematikte ‘akıl yürütme’ sorularını öğrencilerin yarısı yapamıyor. En başarılı sonuçlar fen bilimlerinde alınmış ve çocuklarımızın yüzde 6’sı fende tüm soruları doğru yanıtlamış ama gelin görün ki LGS ve YKS’de en düşük Türkiye ortalaması yine Fen Bilimleri’nde. Bu tabloyu ülke geneline yaydığınız zaman ise durumun vehameti ortaya çıkıyor.

Bakanlığın böylesi bir çalışmayı yapması bir tarafa bunu ayrıca kamuoyu ile paylaşması benim bakış açımla oldukça önemli ama öncelikle başta bakanlığımız olmak üzere eğitim çarkında görev alan her dişlinin öncelikle “eğitim” kavramının anlamını içselleştirmesi, bu kavramın altını doldurması gerektiğine inanıyorum.

Zira kangren olmuş bir yara, pansumanlarla iyileştirilemez.

Çocuklarımızı ve gençlerimizi heba eden, onların ilgi, istidat, kabiliyet ve yeteneklerini ön plana çıkarıp onları topluma ve insanlığa faydalı birer fert haline getirmek yerine bunların tümünü törpüleyip kapital bir bakış açısıyla revaçta olan mesleklere yönlendirme gayreti içine giren; bilgi deposu beyinler, sınav kazanan çanta hamalları, tıkanmış eğitim sistemine kendini tıpa olarak görev addeden ebeveynlerden oluşan bir toplum “eğitim” kavramını anlayamamış demektir.

Çünkü tarihimizden edebiyatımıza, coğrafyamızdan bizi biz yapan has özelliklerimize kadar en mükemmel, en sahih, en sağlam, en muciz, en edebi kaynaklarıyla övünen bizleriz ama öte yandan bu dinamiklere olan ihtiyacımızı, bunlarsız düşüncenin ve davranışın biçareliğini idrak edemeyen yine bizleriz!

Nerden okuduğumu anımsamıyorum ama merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay anlatılır:

Cumhurbaşkanımızın daveti üzerine Japon eğitim uzmanları gelerek ülkemizin eğitim sistemini incelemiş ve Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunarak “Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!” demiş ve eklemişler;

“Biz Japonya'da okula başlayacak çocuklarımıza “milli ruh” şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir, ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazagi'ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki:

Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için çalışmazsanız sonunuz böyle olur.

O an mevcut bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima'mız yok ki!” der ama Japon uzmanın cevabı tokat gibidir:

“Sizin Çanakkale'niz on Hiroşima eder!”

Evet, sadece arz ettiğim şu yaşanmışlık dahi aslında çocuklarımıza okuldan, dersten, kitaptan daha çok değer vermemiz gerektiğini fısıldıyor. Hayati bir mevzuyu, uzmanların ciddiyet ve özenle ele alması gereken, ortak akılla yürütülmesi gereken şah damarı niteliğindeki bir mevzuyu deneme tahtası haline getirmiş durumdayız. Gençlerin hisleri, hevesleri, istek, heyecan ve mutlulukları umurumuzda bile değil. Çünkü onların değil bizim istek ve heveslerimiz, olmak isteyip de olamadıklarımız, gelecek kaygılarımız ön planda.

Ama her gün yenisi yapılan araştırmalar açıkça çocuklarımızın soru sormayı, düşünmeyi, eleştirmeyi, araştırmayı öğrenemediğini gözler önüne seriyor. Bizim ise rekabet edebilir, düşünen, sorgulayan, üreten nesiller yetiştirecek, digital çağa ayak uydurmuş, bilime dayalı bir sisteme ihtiyacımız var.

Nitelikli- niteliksiz okul

Okullarımızı yurt turnemiz kapsamında ziyaret etme, müdüründen öğretmenine, öğrencisine kadar sohbet etme imkânı buluyoruz;

Kimi tıka basa öğrenci dolu, kimi öğrenci bulamıyor. Aynı ilçede bir okulda 1200 öğrenci diğerinde 350 öğrenci olmasını benim beynim almıyor. Bizatihi İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün ağzından “nitelikli okul” veya “niteliksiz okul” kavramlarını duymak aklımın midesini bulandırıyor.

Düşünün okulu yapan siz, donatan siz, oraya idareci- öğretmen ataması yapan siz, ama onu niteliksiz hemen 300 metre ötesindeki okulu ise nitelikli sayan yine siz! Nitelikli ilan ettiğiniz okulda okuma şansına sahip öğrencinin niteliksiz ilan ettiğiniz okulda okuyan öğrenciye üstünlüğü ne? Hayatının henüz baharında, hayata adım atmaya hazırlanan bir gence “sen tembelsin”, “işe yaramazsın”, “bu yüzden bu okulda okuyorsun” fikrini empoze ederek “çaresizliği öğretmeye” kimin ne hakkı var?

Öğretmen kalitesi

Bakanlığımızın ihtiyacı 150 bin öğretmen iken 800 bin civarında öğretmen fazlamızın olmasını, kendini öğretmen olmaya adamış ve bunun okulunu okumuş yüzbinlerce gencin karın tokluğuna orda, burda, şurda asgari ücretin bile altında rakamlarla yaşam mücadelesi vermesini algılayamıyorum.

Zira bir çocuk kolay yetişmiyor, anne baba ve ebeyenlerin onu okutmak için ortaya koydukları geceli gündüzlü mücadeleyi kimse bu kadar kolay heder etme hakkını kendinde bulamaz. Madem durum bundan ibaret her geçen gün yeni eğitim fakülteleri açmaktansa, var olanların sayısını azaltmak; kalanların da niteliğini artırmak için elimizi ve yüreğimizi taşın altına sokmak zorundayız.

Dünya hızla değişiyor artık.

Kalın kalın kitaplara bağlı eğitim modelinin değişimi, “bilgi”nin artık ulaşılamaz olmaktan çıkışı, teknolojinin hayatın her alanına nüfuz edişi doğal olarak “öğretmenlik” mesleğine de bambaşka bir boyut kazandırdı. Çünkü “yeni dünya” düzeninde para, güç veya büyüklük artık bilek gücünden değil beyin gücünden geliyor. Dolayısıyla dünyada söz sahibi olmak, belirlediğimiz hedeflere ulaşmak, hayalini kurduğumuz refah seviyesine ulaşmak sadece eğitim ile mümkün artık. Eğitimin kaliteli olması için de kaliteli bir irfan ordusunun yetişmesi olmazsa olmaz. Eğiticilerin eğitilmediği bir toplum geleceğin başarılı çocuklarını yetiştiremez.

Üniversite giriş sınavındaki dengesizlik

Üniversitelerimizdeki boş kontenjan 150 bin civarında iken bu kontenjanlara yerleşmek için 2,5 milyon aday yarışıyor. Çünkü “akademik başarı” saplantısı içindeyiz ve tüm gençlerimizin mutlak surette “devlet çatısı” altında bir kuruma yerleşmesi için çaba gösteriyoruz. Yerleşen 150 bin gençten kaçına iş imkânı veya istihdam sağlandığı sorusunun cevabı başlı başına bir muamma. Girdiği sınavdan temel yeterlilik testinden dahi geçemeyen her 4 gencimizden birini, sınavda sıfır çeken elli bin gencimizi saymıyorum bile.

Okullarımızı üreten birer fabrika, gençlerimizi ise bu fabrikaların olmazsa olmazı haline getirerek bu toplumun mayasında var olan “ahilik” kültürünü yeniden canlandırmak, mesleki ve teknik liseleri yeniden “gözde okullar” haline getirmekten başka çare yok oysa. Yanlış anımsamıyorsam Bitlis İli Güroymak İlçesi’nde idi, meslek okulu gençleri o kadar şık ve kullanışlı kamelyalar yapmıştı ki, resmini çekip resim arşivime eklemiştim.

Sağlıklı bir planlama şart

Mademki demografik yapımızın korunması için her yıl bir milyonun üzerinde nüfus artışı gerekiyor, eğitimden istihdama tüm planlamaların bu çerçevede olması gerekiyor.

Örneğin, kaçı akademik eğitime, kaçı mesleği eğitime yönelecek, kaçı mavi yakalı, kaçı beyaz yakalı olacak? Kaçı hangi sektörlere yönelecek, kaçı girişimci olacak? Tüm bu soruların cevabını bilmeden, tüm öğrencileri üniversite önüne yığmanın ne ülkeye ne de kişilere bir yararı olur. Kazanan da dünden bugüne olduğu gibi hep sınav sektörü olur! Bize ve topluma düşen ise niteliksiz bir eğitimden geçmiş kayıp nesiller olur ki bir süre sonra bunun bedelini çok ağır faturalarla öderiz.

Okumayan bir toplumuz

TÜİK verilerine göre ülkede düzenli kitap okuyan kişi sayısı binde 2 ama her gün yayımlanan kitap sayısı 200 civarında. Köşe yazarlarımızın sayısı 3 milyonu aşkın durumda. Metin yazarlığı, içerik editörlüğü çağın revaçta meslekleri haline geldi artık.

Benim penceremde işin en ilginç ve ürkütücü yanı mesleğe başladığı günden beri eline kitap alıp okuma fırsatı bulamayan ya da “nasıl olsa ders kitabı var” hezeyanı içinde bunu gereksiz bulan eğitim camiası. Tüm eserlerimi imzalayıp yolladığım bir İl Milli Eğitim Müdürü’nün beni arayarak “hocam kitap okumaya zamanımız yok ki, siz alın kitapları okuyan birine ulaştırın ya da ben birilerine hediye edeyim” dediğini kolay kolay unutamayacağım sanırım.

Evet, dijital Çağ’ın süper liginde yer almak istiyoruz ama hâlâ okuma-yazma, anlama sorununu çözemedik! Okumayı sevdirebilecek sağlıklı projeler üretemedik. Hemen her evde kitap dolusu kütüphanelerimiz var ama onlar da okullarımızda olduğu gibi sadece ‘var’lar ve işlevlerini yitirmiş durumdalar. Öğrencilerimizin yarısı okuduğunu anlamıyorken, 9.sınıfa kadar gelen gençlerin dahi okuma yazma sorunu yoğunlukta ve bu sayı özellikle kırsal kesimde ürkütücü boyutta.

Tarih ve Coğrafya derslerini rafa kaldırdık!

Dünyanın her açıdan en önemli coğrafyasına ve en görkemli tarihine sahibiz ama kök olmadan göğe yükselemeyeceğimizi, geçmişimizi bilmeden geleceğe yürüyemeyeceğimizi unutup Tarih ve Coğrafya derslerini yok denecek kadar azaltıp, üstelik seçmeli hale getirdik. Dünyada dedesinin mezar taşını okuyamayan kaç tane toplum var bilmiyorum ama ait olduğu manevi mirasın müthiş zenginliği içinde yokluk yaşayan tek toplum olduğumuza eminim.

Sorunları herkes biliyor ama çözüm odaklı değiliz.

Yazık ki bu sorunlar ciltler alacak nitelikte ama ülkedeki onlarca eğitim fakültesi bir araya gelip bu sorunları tespitle yetiniyor. Ancak çözüm üreten, ürettiği çözümün arkasında duran ve sonuna kadar götüren bir anlayışa sahip değiliz.

Aklımdakileri saymaya devam edeyim;

Sınavsız eğitim olacak, herkes evine en yakın okula girecek dedik, MEB’in en fazla 200 bin öğrenci girer dediği Liselere Giriş Sınavı’na (LGS) iki yıldır bir milyon öğrenci giriyor. Dershanecilik yok dedik özel eğitim kurslarının sayısı mantar gibi türedi, sadece tabelalar değişti ve hemen her mahallede onlarcası var artık. Öğretmenlerimizi alanlarında uzmanlaştıracağımıza, KPSS gibi deli saçması bir sınavla dershane ve sınav kölesi haline getirdik! Liyakat dedik, mülakat getirdik. Hakkaniyet dedik, hormonlu notlara seyirci kaldık! Uygulamalı eğitim dedik, teori bataklığına saplanıp kaldık. Üretim odaklı eğitimi öne çıkartacağız dedik, tüketime yönelttik. Okuyan, soran, sorgulayan bir gençlik dedik, dijital bağımlılık yarattık. Bilimsel üretkenlik dedik, makale ve tez yazmanın ötesine geçemedik. Beyin göçünü tersine çevireceğimizi iddia ettik, giden, kaçan, orada kalan sayısı daha da arttı.

Tüm bunlara rağmen, düşündüklerimiz konusunda Nuh diyor, peygamber demiyoruz. 40 yıl önceki fikrimiz neyse, onda ısrar ediyor, sorgulamaya bile gerek duymuyor, değişimin yaşamın kaçınılmazı olduğunu atlıyoruz. Bu dün de böyleydi, bugün de farklı değil.

Hata yapılmaz mı, elbette yapılır. Ama aynı hatayı defalarca yapmak ve herkes yapılanın hatalı olduğunu söylemesine rağmen onda ısrar etmek, kararlılık değil, inatçılıktır. Ama bu inat ardında kaybolan nesiller bırakıyorsa bunun adı “cinayettir”. Çünkü hiçbir gencimizi kendi kaderine terketmek, hiçbir anne babanın gelecek kaygısının üzerine tuz biber ekmek, kimseyi ötekileştirmek, onu nitelikli bunu niteliksiz ilan etmek ve en önemlisi en kıymetli hazinemiz olan gençlerimizin cevherlerini cürufundan ayırıp topluma ve insanlığa yayarlı birer fert haline getirmek şöyle dursun onlara çaresizliği öğretmek gibi bir lüksümüz yok.

Yazımın sebebi kabahatli mi aramak? Kesinlikle hayır.

Zira illa ki bir sorumlu aranacaksa hepimiziz. Kimimiz daha çok, kimimiz daha az ama bu tabloyu hep birlikte yarattık. Onun için çözümünü de yine hep birlikte gerçekleştirmeliyiz.

Peki ama nasıl?

Öncelikle birbirimizi anlamadan yol almamız mümkün değil. Ön yargılarımızdan kurtulup, ortak değerlerimizi pekiştirdiğimiz sürece, aşamayacağımız sorun olduğuna inanmıyorum zira elimizde sayısı milyonları bulan müthiş bir hazine mevcut.

MEB, YÖK, ÖSYM, TÜBA, TÜBİTAK ve üst kurullarla bu işin olmayacağı aşikar artık! Onlar günü kurtarmanın ötesine geçemediler, geçemeyecekler de.

Demek ki daha üst ama ortak bir akıl gerekiyor. Mademki bakanlığımızın adı “Milli” Eğitim Bakanlığı, alınan tüm kararlar da milli olmalı yani herkesi kapsamalı. Ders kitabından müfredatına, öğretmen yetiştirmesinden atamasına, hizmet içi eğitiminden sınavına, akademik başarısından mesleki eğitimine tüm yetkin kurumların bir araya bir an evvel gelip, toplumun tüm kesimlerinin de mutabakatı alınarak bir an evvel bu saydıklarıma eklenecek onlarca soruna neşter atmamız gerekiyor.

Zira eğitim dediğiniz olgu bir ülkenin geleceğine karar verecek çocukları kazanmak ya da kaybetmektir. Eğer onları kaybederseniz ben de kaybederim, siz de kaybedersiniz, ülke de kaybeder.

Müebbet muhabbetle.