Adıyaman da onlardan biri.
Bizim çocukluğumuzun yaz tatilleri çoğu zaman deniz kenarında, yaz kamplarında ya da oyun parklarında geçmedi. Daha okullar kapanır kapanmaz aileler minibüslere doluşur, Malatya'nın kayısı bahçelerine, Karadeniz'in fındık tarlalarına, Niğde'nin patates tarlalarına doğru yola çıkardı. O yolculuk bir tatil değil, ekmek yolculuğuydu.
O minibüslerde oyuncaklarını değil, ekmek parasını düşünen çocuklar vardı.
Kimisi okul harçlığını çıkarmaya çalışıyordu, kimisi ailesine yük olmamak için çocuk yaşta alın teri döküyordu. Yaz sıcağında çalışan o çocukların en büyük hayali bazen yeni bir ayakkabı, bazen de okul açıldığında eksiksiz bir çantaya sahip olabilmekti.
Bu manzara yıllardır değişmedi.
Ne zaman Adıyaman konuşulsa, yoksulluk da peşinden geliyor. Sanki bu şehrin alın yazısı buymuş gibi davranılıyor. Oysa hiçbir şehrin kaderi yoksulluk olamaz.
Bence mesele tam da burada başlıyor.
Adıyaman yıllardır hak ettiği yatırımı alamadı. Sanayi gelişmedi, istihdam yeterince artmadı, şehirleşme istenilen seviyeye ulaşamadı. Gençler üniversiteyi bitiriyor ama iş bulamayınca valizini toplayıp başka şehirlere gidiyor. Giden sadece insanlar olmuyor; umutlar da gidiyor.
Oysa bu şehir, sadece yardım bekleyen bir şehir değil.
Toprağı var.
İnsanı çalışkan.
Üretme isteği var.
Ama üretimin önünü açacak yatırımlar eksik.
Atatürk barajı yanı başımızdan duruyor. Dünyanın birçok yerinde böyle bir su kaynağı büyük bir kalkınmanın başlangıcı olurdu. Biz ise hâlâ suyun kıyısında susuz tarım yapmaya çalışıyoruz. Komşu iller sulama projeleriyle üretimlerini artırırken, Adıyaman aynı imkânlardan yeterince faydalanamadı.
Bunun bedelini de yıllardır bu şehrin insanı ödüyor.
6 Şubat depremleri ise bu acı tabloyu daha da ağırlaştırdı.
Binlerce insanımızı kaybettik. Evlerimiz yıkıldı, mahallelerimiz yok oldu. Ama en çok can yakan şeylerden biri de ilk günlerde kendimizi yalnız hissetmemizdi. Adıyaman'ın adı uzun süre yeterince anılmadı. Sanki yaşadığımız acı biraz daha geç fark edildi.
Belki de bizi en çok yaralayan buydu.
Çünkü Adıyaman'ın unutulmuşluk hissi sadece depremle başlamadı. Bu şehir, yıllardır yatırım beklerken de unutuldu, istihdam beklerken de unutuldu, gençleri göç ederken de unutuldu.
Artık şunu kabul etmeliyiz:
Bir şehri kalkındırmak, birkaç kişiyi zengin etmek değildir.
Gerçek kalkınma; o şehirde doğan çocuğun geleceğe umutla bakabilmesidir. Üniversite mezunu bir gencin memleketinde iş bulabilmesidir. Çiftçinin ürettiğinin karşılığını alabilmesidir. Esnafın kepengini umutla açabilmesidir.
Bugün Adıyaman'ın ihtiyacı olan şey sadece yeni binalar değildir.
Fabrikalar...
Sulama yatırımları...
Tarıma dayalı sanayi...
Turizm projeleri...
Nitelikli eğitim...
Üreten ve ürettiğini satabilen bir ekonomi...
Çünkü insanlar yardım kolisiyle değil, emeklerinin karşılığını alarak onurlu bir hayat kurmak ister.
Ben inanıyorum ki Adıyaman'ın en büyük sermayesi insanıdır. Bu şehrin insanı çalışmayı bilir, üretmeyi bilir, paylaşmayı bilir. Eksik olan şey, bu emeği büyütecek planlama ve iradedir.
Artık çocuklarımızın yaz tatili denince aklına tarla gelmesin.
Gençlerimiz hayallerini başka şehirlerde aramak zorunda kalmasın.
Anne babalar, "Çocuğum okusun da bu hayatı yaşamasın." diye dua etmek yerine, "Okusun ve memleketinde geleceğini kursun." diyebilsin.
Çünkü Adıyaman bunu hak ediyor.
Belki de artık şu cümleyi sadece söylemek değil, hayata geçirmek gerekiyor:
Adıyaman'ın hikâyesi; göçün, yoksulluğun ve bekleyişin değil, üretimin, kalkınmanın ve umudun hikâyesi olmalıdır.