8 Mart Kadınlara Acımak-1

Abone Ol

Acımak, birine üstün bir yerden bakarak, onun zayıflığını ya da eksikliğini fark edip kendini güçlü hissetmektir aslında. Acıma duygusu, çoğu zaman şefkatle karıştırılır ama aralarında büyük bir fark vardır. Şefkat eşitlikten doğar, acıma ise yukarıdan bakışın sonucudur. Bu yüzden kadınlar ile acıma kavramını yan yana getirmemek gerekiyor.

Kadın, eksik, zavallı ya da korunmaya muhtaç bir varlık değildir. Kadına acımak, onu olduğundan küçük görmek, mücadele gücünü, zekâsını, emeğini görmezden gelmektir. Oysa kadın, hayatı omuzlayan, çoğu zaman arka planda kalmış görünmeyeni yapan, karşılık beklemeden üreten insandır. Bu yüzden mesele acımak değildir; saygı duymaktır, eşitliğini hatta üstünlüğünü koşulsuzca tanımaktır.

Evet, kadınlara kimse acımamalı; onlar asla zayıf değillerdir. Onları “ince”, “narin” ve “kibar” sıfatlarıyla süslemek ilk bakışta zarif bir yaklaşım gibi görünse de, aslında içinde çok daha derin bir sorunu barındırıyor. Zayıflık… Çünkü bu sıfatlar, çoğu zaman kadını hediye edilecek bir çiçek, kırılgan bir porselen gibi algılamamıza neden oluyor. Elbette nazik olmak güzel bir şeydir ama mesele kadının naziklik, kibarlık, değerbilirliği aşarak bir “eksiklik”, “zayıflık” ya da “yardıma muhtaçlık” düzeyine indirgenmiş olmasıdır.

Yıllardır kadınların korunması gereken varlıklar olduğu söylendi. Ama kimden, neden korunmaları gerektiği pek sorulmadı. Cevap belliydi aslında. Onları koruması beklenen erkekler onları kendilerinden koruyacaktı. Sistemin, toplumsal algının sorun teşkil eden noktası; dönüp dolaşıp onları korunmaya muhtaç bir varlık olarak dayatmış olmasıdır. Toplumun kadına biçtiği rol, hep talep eden, ihtiyaç duyan, kollanması gereken taraf olurken; erkeği ise güçlü, veren, karar alan konumda şekillendirdi. Sonra da “Kadınlar neden …………. olamıyor?” diye sormaya başlıyoruz. Ağamız da, paşamız da, şahımız da, sultanımız da, başımız da, başkanımız da, valimiz de, önce hep erkek. Bu yerlerde tek tük kadınların olması sistemin düzgün işlediği anlamını çıkaran beyinlerin aptallığından öte bir şey değildir.

Kadının statüsüne dair denklemler yüzyıllardır kurulmuştu aslında. Kadın nazik olduğu için değil, öyle görünmesi istendiği için “ince ve kırılgan” oldu. Bir adım geri çekildi, söze karışmadı, talep etmedi. Hep bir şeylerin verilmesi üzerine bir yaşam inşa edildi. Bu misyonu üstlenen anlayış üzerine kadının aile ve sosyal hayatı düzenlendi. Normalleştirildi, kabul gördü. Böylece erkeğin “veren”, kadının “alan” olduğu bir düzen yaratıldı. Bu sadece ilişkileri değil, iş hayatını, siyaseti, hatta sokaktaki en basit etkileşimi bile etkiledi. Erkeğe “veren”, kadına “alan” rolü biçmek, sadece maddi anlamda değil, tüm ilişki biçimlerinde eşitsizliği doğurdu. Karar alma süreçlerinden duygusal ilişkilere, aile yapısından toplumsal temsiliyete kadar her alanda terazinin dengesi bozuldu. Kadınlar tarafından buna karşı yapılan her itiraz "fazla özgüven, feministlik, asilik" gibi etiketlenirken, erkeğin aynı davranışı "doğal süreç" olarak kabullenir oldu.

Günlük hayatta dahi kadınlara yönelik kullandığımız çok masum kabul edilen veya görülen davranış ve cümlelerimiz vardır. “Sen otur, biz hallederiz” cümlesi, nazik bir teklif gibi görünür. Ama aslında orada bir el koyma, dışlama ve sınır çizme vardır. Kadına söz hakkı vermez, ona alan açmaz, onun potansiyeline değil, “yapabileceklerine rağmen yapmaması gereken” bir figür olarak bakar. Kibar görünmek bir nevi güçlü olmayı bastırmanın en rafine hali olarak görülebilir.

Toplum, kadına hem “sen bi dur, bu benim işim” diyerek “isteyen taraf” olmayı dayatır hem de en istekli olduğu anda onu yargılar. Düşünsenize; evlenmek isteyen kadına "açgözlü", aynı talebi erkek yaptığında "kararlı" denir. Kadın çok konuşunca “geveze”, erkek konuşunca “özgüvenli”… Bu türden çarpık algılar, sadece bireylerin değil, tüm toplumun bilinçaltına kazınmış durumda. İşte bu yüzden, kadın güçlü olmak istediğinde “erkekleşmekle” suçlanır. Çünkü güç tanımı bin yıllardır tamamen erkekle eşleştirilmiştir. Kadının güçlü olması, bir anlamda “dengeleri bozar” düşüncesi hâlâ birçok yapının, inancın ve çürümüş beyinlerin içinde sinsice dolaşır. Oysa kadın güçlüdür; sadece gücün tanımına ve kime ait olduğuna karar vermek kendilerini dev aynasında gören çarpık toplumların ve erkek egemen zihniyetin elinde olmamalı.

Toplumsal algıyı bu çarpık düzenden kurtaracak olan şey, kadını sadece “güçlü” olduğu zaman değil, her hâliyle eşit görebilmekten geçiyor. İnceldiği yerden kopmamak için, önce o incelik maskesinin altındaki kanıksanmış önyargılarımızla yüzleşmek gerekiyor. Çünkü kadının kibar olması, nazik olması, beden gücünün zayıf olması onu korumasız yapmaz. Asıl korunması gereken kadın veya bir cinsiyet değil, insanlığın bizatihi kendisidir.

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }