Belki klasik olacak ama olsun; bugün 10 Aralık İnsan Hakları Günü ve bugün, sıkça duyacağınız cümleler insan haklarıyla ilgili olacak.

Ve siz de doğal olarak, insan haklarının ne kadar önemli, ne kadar gerekli ve ne kadar zorunlu olduğuyla alakalı sözler duyacak ve bir anda “ne kadar hakkımız varmış” dışında, “bu kadar hakkımızı savunan mı var?” diye şişineceksiniz…
Şaka olsaydı, “şaka bir yana” der geçerdim ama gerçek bu…
***
İnsan hakkı savunuculuğuna soyunan ve bu uğruda mücadele eden çokça örgütler, kurumlar, kuruluşlar ve insanlar var.
Ancak uygulamaya baktığınızda bu kadar çok hak savunucusuna karşın, bu kadar çok hak ihlalinin olması garip kaçıyor.
Üstelik asıl sorun, hak savunucularının, sadece kendi düşüncesindeki insanların hakkını savunması ve bir diğerinin görüşünü veya hakkını yok saymasıdır. Daha da ileriye giderek yaşam hakkı bile tanımamasıdır.
Elbette buna itiraz edileceğini biliyorum.
Ama itiraz, bunun gerçek olmadığını göstermez.
Çünkü maalesef ve ne yazık ki gerçek bu…
İnsan Hakkı” kavramı, genellikle “benim hakkım” olarak algılandığı müddetçe, bu böyle sürüp gidecek demektir.
Yoksa insan hakkı, doğuştan kazanılan ve hiç kimsenin el koyamayacağı, devredemeyeceği, kısıtlayamayacağı, gıdım gıdım veremeyeceği kazanımdır.
İnsanların hakkı, bir başkasının hakkını ihlale kadar sınırsızdır.
Çerçevesini çizmek, bir başkasına değil, insanın kendisine, kendi anlayışına, kendi inancına ve yaşam tarzına ait bir şeydir.
Hak kavramında sınır, sadece bir başkasının hakkını ihlal edecek sınırda gündeme gelir, diğeri gasptır.
Ancak, hak talebiyle sokağa dökülenlere bakıyorsunuz, bir başkasının hakkını almak için verdiği mücadele size trajikomik geliyor.
Hak elde etmek için masum insanların kanına girerek, hak savunucusu olduğunu, barıştan ve kardeşlikten yana olduklarını duyabiliyorsunuz.
Yumruğunu sıkarak, gözlerinden ateş çıkararak, kin ve öfkeyle herkesin en temel haklara kavuşması gerektiğini söyleyenlere rastlayabiliyorsunuz.
İnsanların en temel seçme ve seçilme hakkını gasp etmek isteyenlerin darbe istediği, demokratik bir yönetimi alaşağı etmesi, özgürlük mücadelesi olarak anılabiliyor.
Ve üstelik aynı kesim darbecilerle el ele, kol kola olabiliyor.
Kendi çıkarı için koca bir ülkeyi ateşe atacak kadar gözü dönmüş bir halde barıştan, özgürlükten, haktan ve hukuktan bahseden zavallılara rastlayabiliyoruz.
Terör örgütlerini arkasına alarak hak savunuculuğuna çıktığını söyleyenleri görebiliyoruz.
Eline aldığı silahla hedef tahtasına oturttuklarının hakkını gözetemeyen canilere de rastlıyoruz.
İnsanların katledilmesine ses çıkarmayıp, insan hakkı savunucusu olduğunu söylemek kadar aşağılık bir durum yok ama buna kılıf bulmada mahir olanlar var.
Oysa insan hakları, kendinden önce karşındakinin hakkını savunmakla, onun insanca yaşaması için mücadele etmekle olur.
Hak savunucusu, kendi ideolojisini iktidarda göremiyor diye ideolojisi iktidarda olanlara hayatı zehir etme hakkına sahip değildir.
Ne yazık ki dünyanın her yerinde hak kavramı, “benim hakkım” olarak ortaya çıkıyor ve karşısındakine yaşam hakkı tanımıyorlar.
Bu genellikle belli bir ideoloji veya siyasi görüş ya da inançta değil, neredeyse her yerde ve her anlayışta kendisini gösteriyor.
Bu durum, insan haklarının gelişmesini, önündeki engellerin kaldırılmasını değil, farklı adlarla yenilerinin eklenmesini sağlamaktan öteye gitmiyor, ne yazık ki…
Ülkemizde belki bu çok daha acı tabloları görmemize neden oluyor.
Türkiye’de saplantı haline getirilen ideolojiler, kendisi gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı bile tanımazken, kendilerini özgürlükçü, barışçı, dürüst ve insan haklarına saygılı olduğunu iddia edebiliyor, aksini söylediğinde ise düşman biliniyorsun.
Daha çok Atatürkçülük, laiklik, solculuk adına yola çıkanların, bir başkasına yaşam hakkı tanımaması, ülkenin tamamının kendileri gibi düşünmesi, kendileri gibi yaşaması ve kendi inandıklarına inanmasını istiyorlar.
Sağ kesimde de herkes, bir diğerinin kendisi gibi ahlaklı, kendisi gibi dürüst, kendisi gibi inanmasını istiyorlar.
Hakkı, ırkçılık olarak algılayanlar ise “faşizmi” hak savunmakmış gibi yansıtmaya çalışıyorlar ve bunu bizlere yutturduğunu sanıyorlar.
Oysa insanların hakkını savunmak, kendi hakkını savunmaktan önce gelmeli.
Herkes bunu bir diğerine yaptığında, dünyada ihlal edilen hak bulamaz, herkes kardeşçe bir arada yaşamanın hazzına varır.
Türkiye’de bir konuda, bütün tarafların uzlaşı noktası bulamamasının altında yatan en temel yanlış, kendi inandıklarının en doğru kabul edilmesinden kaynaklıdır ve bu sürdüğü müddetçe de, hak savunucusu olarak yola çıkanların neyi savunduğunu hiç kimse anlamayacak, bağırtı ve çağırtılar sürüp gidecektir.
 
Tweetimden seçmeler
Demokratikleşmeler meclise geleceği zaman bazı yerlerde karışıklık olması, kafa karışıklığından değil, zihniyet karışıklığındandır.